Tuna Mergin’le Söyleşiler- 3 Adın Tuna Olsun

                                                         

 

Sevgili Tuna;

Yıllar önceydi. Baban Kastamonu’da görev yapıyordu. Bankacıydı. Babaannenle ben de babana moral desteği için zaman zaman oraya gider birkaç ay birlikte kalırdık. Bu gidiş gelişler giderek bağımlılığa dönüştü. Bizler Kastamonu’yu çok sevdik. O da sanıyorum bu sevgimizi yanıtsız bırakmadı. Kastamonu’lular bizleri benimsediler, sevdiler, içlerinden, hatta aileden biri gibi davrandılar. Hala da ilişkilerimiz ilk günün sıcaklığında sürmekte.

İşte o gidişlerden birinde unutulmaz bir olay yaşadık. Ne olduysa Ankara Operası’ndan bazı sanatçıların konuk olarak katıldığı bir dinletide oldu. O günlerde yazdığım o anıyı(aralık 2004), özetleyerek seninle de paylaşmayı çok isterim. Var mısın iki binli yılların başlarına bir yolculuğa…

Yazıya büyük dedeni, yani benim babamı anlatarak başlıyorum. Bakalım neler demişim onun için, o’nu nasıl tanımlamışım.

“O iri kıyım insan, ne zaman doğduğu topraklardan, Tuna’dan, Köstence’den bahsedecek olsa, tüm bedenini kuşatan heyecanına engel olamaz, kırılgan bir dal gibi sallanmaya başlardı. Sesi titrer, gözleri parlar, sarımtırak benzini tatlı bir kızıllık kaplardı. Söze nasıl başlayacağını, kuracağı tümceleri, hatta sözcük sayısını ezbere bilsem de her defasında ilk kez duyuyormuşum gibi keyiflenir, ilgiyle onu dinlerdim. “Aaaah evlat… Oraları görmeni isterdim. Tuna bereketti Romanya için. Ucu bucağı görünmezdi. İçinden koca koca gemiler geçerdi. İncecik, ipek gibi bir toprakla kaplıydı Tuna boyları. Ne eksen biterdi. Köpeklere atacak taş bile bulamazdın. İşte o, uçsuz bucaksız Tuna kıyılarında kaval çalardık arkadaşlarla, koyunları yayardık. Ara sıra da yanık türküler tuttururduk karşı kıyılara doğru. Hele birkaç Gagavuz arkadaşım vardı ki, sesleri billur gibi. Eh, ben de fena değildim hani. Düğünlerde bir başladık mı söylemeye, susturabilene aşk olsun. Sesimiz taaa öte yakadan duyulurdu. Şimdi bir tek Tuna’nın mavisi kaldı aklımda, bir de Gagavuz arkadaşlarla söylediğimiz türküler.”

#

Böyle bir etkinlikten genç bir müzik öğretmeni sayesinde haberdar olduk. Çöl ortasında vaha bulmuşçasına babaannenle birlikte soluğu, dinletinin yapılacağı salonda aldık. Hatta baban, çok arzulamasına rağmen ancak konserin ikinci yarısına yetişebildi. Bakalım neler olmuş o gece, neler yaşanmış, özetlemeyi sürdürelim.

“Gece Çökertme’yle başlıyor. Bu güzel ezgi, piyanist Johan Botka’nın sihirli parmakları eşliğinde, sanatçılarımızın bizlere eşsiz bir gece yaşatacaklarının ilk sinyallerini veriyor. Ardından Rus Halk Şarkısı, Çardaş Prensesi, Tosca derken, küçük anı ve anekdotlarla programa daha bir renk ve anlam yükleyen sunucu Nurtin Aydın, küçük bir değişikliği anons ediyor. “ Sanatçımız tenor Stefan Kurudimov program akışında küçük bir değişiklik yapmıştır. Calaf’ın Aryası yerine sizlere, kendi yöresinden bir Gagavuz Halk Türküsü seslendirecektir.”

Duyduğum açıklama allak bullak ediyor beni. “Aman Allahım, bu da nereden çıktı şimdi” diyorum. Yıllarca dinletilere giderim, böylesine hoş bir sürprizi ikinci kez yaşayacağımı sanmıyorum. Sanki sanatçı, son anda benimle göz göze gelmiş, düşüncelerimi okumuş, atalarımın Tuna boylarından geldiğini sezinlemiş, bu türküyle beni geçmişimle yüzleştirmek, mutlu etmek istemişti. Salondaki dinleyicilerden birisinin, böylesine bir duygu yoğunluğu yaşamakta olduğunu bilse, türküsünü daha bir coşkulu mu yorumlardı acaba diye düşünüyorum. O an içimde fırtınalar kopuyor. Ne olursa olsun, madem ki böyle bir şans, kapımı hiç beklemediğim bir anda çaldı, öyleyse keyfini doyasıya çıkarmalıyım. Önce, derin bir nefes çekiyorum içime. Ardından, yavaşça kendimi koltuğuma bırakıveriyorum. Salon gür, yanık, bir sesle dolduğunda kendimden geçiyorum. Dinlediğim ezginin bizimkilerden hiçbir farkı yok. İnsanın içine işliyor, tüylerini diken diken ediyor. Hele de benim…

“Oğlan, oğlan yürü gidelim,

Tuna boylarında koyun güdelim.”

Babam da bu Türküyü bilir miydi acaba diyorum içimden. Hoş, bilse de bilmese de hiç fark etmezdi. Çünkü o gece Stefan Kurudimov’un sesinde babamı buluyor, türküsünü duyuyor, Tuna’yı görüyorum. Kastamonu’da Tuna’yı yaşıyorum adeta. Aradan ne kadar geçmiştir, anımsamıyorum. Mıhlanmış gibi öylece kalakalmışım. Nereye baksam, neye baksam Tuna’ya dönüşüyor. Bir ürperme sarıyor içimi. Babamı, otlakları, otlaklardaki koyun sürülerini, kaval seslerini, türküleri, her şeyi Tuna getiriyor bana. Her yanım Tuna’ya bulanıyor. Yıllardır çektiğim hasretin biraz olsun dindiğini hissediyorum. Anadolu’mdan, güzel yurdumdan, babama, Gagavuz arkadaşlarına, türkülerine, Tuna boylarına bir tutam selam, bir tutam özlem yolluyorum o gece…”

#

Duygularım yüreğimi, yüreğim duyumsadıklarımı kabartmaya devam ediyor. Bırakıyorum Sözcüklerin, tümcelerin dizginlerini, olabildiğince özgür bırakıyorum onları, gönüllerince at koştursunlar Tuna boylarında istiyorum.

“Aaaah evlat. Düğünlerde Gagavuz arkadaşlarla bir türküler söylerdik, taaa Tuna’nın öte yakasından duyulurdu sesimiz.” Ben, “Babam da bu türküyü söylemiş midir acaba?” sorusuyla cebelleşirken, notalar, sanatçılar, sahne, izleyiciler giderek bulanıklaşıyor. Yer, mekan, zaman birbirine karışıyor. Nerede, kimlerle olduğumu anımsayamıyorum. Yalnızca, dört bir yandan gelen uğultuyla kuşatıldığımı hissediyorum. Gözlerim hafiften nemlenmiş, göz yaşlarım her zaman ki ikilem çıkmazında, ha aktı, ha akacak. “Eee, o kadar da olsun artık” demek geçiyor içimden, diyemiyorum. Tuna da üzülmüş olmalı gördüklerine, akmayı unutmuş, sesini çıkarmadan öylece beni izliyor. Bedenimi, benliğimi ter basmış, dudaklarım kurumuş, içim yanıyor. Ağzımdan çıkanları değil çevremdekiler, ben bile zor duyuyorum. “Seni özledim baba.” diyorum usulca, “Seni çok özledim.”

Sevgili Tuna, belki de adın o gün konmuştu, usulca beynimin bir taraflarına ilişivermişti. İlişmek ne kelime evlât, kazınmıştı senin anlayacağın, hem de bir daha hiç silinmemecesine…

 

Tags: ,

Arşivler