TOPLUM HEKİMLİĞİNE GÖNÜL VERENLER – 12 OSMAN NURİ KOÇTÜRK’Ü ANMAK VE KORKULARIMIZ

 

Osman Nuri Koçtürk 1918 de İzmir’de doğdu. Ankara Veteriner Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Askeri Veteriner Akademisi’nde asistanlığa başladı ve biyokimya uzmanı oldu. Amerika’nın Missouri Üniversitesi’nde vitaminler, mineraller ve aminoasitlar üzerinde yaptığı çalışmalar bilimsel dergilerde yayınlandı. Yurda dönüşünde Askeri Biyoloji Enstitü’sü uzmanlığı, Askeri Veteriner Akademisi Biyokimya Kürsüsü başasistanlığı görevlerinde bulundu. Ankara Tıp Fakültesi Biyokimya Kürsüsü’nde önce uzman sonra gıda kontrolü ve hijyen doçenti oldu.

Yıllardır tartışmalara neden olan gıda üretiminde biyoteknolojinin kullanımı, son yıllarda çeşitli tıp dallarında değişik amaçlarla kullanılıyor. Belki anımsayanlarımız olacaktır, bu tartışma 1960 lı yıllarda başlamıştı. O yıllarda daha yüksek verimli ve hastalıklara karşı dayanıklı olduğu savı ile Ülkemizde üretilmeye çalışılan “sonora” buğdayına karşı ilk bayrağı Doç Dr. Osman Nuri Koçtürk açmıştı. Ardından ülkemizde gıda açığını kapatmak amacı ile araştırmasını ve üretimini yapmak yerine, sürekli satın alınan yüksek verimli hibrid tohumlar ve yumurtalık-etlik civcivler geldi. Burada amaç sadece verimi artırmaktı. Geldik bugüne, aradan 40-50 yıl geçti. Bu bağımlılık hala daha da artarak sürüyor. Sanki eroin bağımlılığı gibi tüm sektörlere yayıldı. Çünkü bize biçilen rol montaj sanayi idi. Şimdilerde GDO bağımlılığı ile karşı karşıyayız.

Osman Nuri Koçtürk, tüm yaşamı boyunca; ister yardım adı altında, isterse teknoloji satın almak adı altındaki bağımlılığa karşı çıkmıştı. Bunun sonunda gelecek tehlikeleri ve dışa bağımlılığın, gelişimi engellediğini çok sayıda aydın gibi o da görmüştü. Bu öngörüye karşı biz ne yapmıştık onları anımsayalım. Osman Nuri Koçtürk’ün -daha sonra anlatacağımız- zamana göre çok ileri görüşlerine karşı, önce yükselmesi engellendi. Doçent olabilmesinin önüne engeller çıkarıldı. Bu engellemeleri kısmen kaldırtabilen Koçtürk; Tıp Fakültesi’nde doçentliğini alabildi. Ama hiçbir zaman profesör olmadı ve emekliliğini doçent olarak kazanabildi. Bu arada CIA tarafından istenmeyen adam ilan edildi ve buna uygun olarak kendi ülkesinde dışlandı ve aç bırakılmaya çalışıldı. Tıp Fakültesi’nde de bu kez profesörlüğü engellendi. Hatta bir gezide Konya’da öldürülmeye çalışıldı.

Bir başka karşı çıkışı, eksik ve yanlış beslenmeye karşı idi. Et süt ve hayvansal gıda ağırlıklı beslenme yerine, ekmekle beslenen bir neslin ana karnında başlayan yaşamında, geleceğinin karanlık olacağını vurgulayarak, hayvansal proteinin önemini vurguluyordu. Genel İş Sendikası’nın danışmanlığını yaptığı 1967- 1975 yılları arasında Emek Dergisi’nde yazdığı 86 yazıda; yanlış ve eksik beslenmenin, işçi sağlığı ve iş güvenliği açısından sonuçlarını incelemiş; koruyucu hekimliğin önemini anlatmış; işçi üniversitesi kurulmasını; işçi eğitimine önem verilmesini; o zamanki adıyla Sosyal Sigortalar Kurumunun ilaç fabrikası kurmasını; asgari ücret belirlenmesinde bir işçi ailesinin beslenebilmesi için gerekli ücretin ön planda tutulması gerektiğini; dışa bağımlılığı azaltmak ve et ve süt kaynağı olan hayvancılıkta verimi artırmak amacı ile soya ekiminin yaygınlaştırılmasını; çevre kirliliğinin gelecekte önemli olacağını ve tarım ilaçları ile deterjanların çevre için çok önemli kirleticiler olduğunu; bilinçsiz antibiyotik kullanımının insan sağlığına büyük zarar verdiğini anlatarak yıllarca kalemiyle mücadele etmiştir.

1966 yılında yazdığı “Gıda Emperyalizmi” kitabında beslenme ve sağlık ilişkisini şöyle anlatıyordu:

“Türkiyemizde beslenme işinin bilimsel anlamda ve planlı bir şekilde ele alınmayışı son 15-20 yıl içinde toplumumuzun zararına ve münasebette bulunduklarımızın çıkarına uygun ve ters gelişmelere sebep olmuştur. Bu gelişmeler kısaca şu şekilde özetlenebilirler:

Bütün ileri memleketlerde hükümetler halk tabakalarına ve bilhassa çalışan gruplarla genç kuşaklara bol protein ve yeterli miktarda tahıl yedirmek için planlı gayretler sarf etmiş ve bunda başarıya ulaşmış bulunuyorlar. Almanya’da 1800 yılında yaşayan bir insan yılda 300 kilo ekmek ve 13 kilo etle beslenirken, 1950 yılında yıllık ekmek miktarı 100 kiloya kadar düşürülmüş ve fakat et miktarı 13 kilodan 50 kiloya çıkarılmıştır. 1952 yılında İsrail’de yaşayan bir insan bir yılda 146,7 kilo tahıl, 13,2 kilo et, 4,1 kilo tavuk eti, 93.6 kilo süt ve 220 tane yumurta ile beslenirken, tüketilen tahıl miktarını azaltma ve hayvansal protein kaynaklarını geliştirme maksadı ile sarf edilen çaba 1960 yılında tüketilen yıllık tahıl miktarını 114 ,5 kiloya düşürmeyi ve et miktarını 24,5 kiloya, tavuk etini 19,9 kiloya, süt miktarını 134,7 kiloya, yumurta miktarını da 343 e çıkarmayı mümkün kılmıştır. Birleşik Amerika’da üretilen tahıl miktarı çok yüksek bulunmakla ve bir yılda bir insana ortalama olarak 646 kilo kadar tahıl düşmektedir. Böyle olmasına rağmen tahılla beslenmenin, modern beslenme biliminin koşullarına uymadığını gayet iyi bilen bu toplum, insan sağlığını koruma, entelektüel güç ve insan gücünü üstün seviyede bulundurma maksadı ile payına düşen tahılın ancak 67 kilosunu insan yiyeceği ve geri kalanının ise hayvan yemi olarak değerlendirmekte ve bu sayede bir insana bir yılda 82 kilo et ile bol miktarda süt ve yumurta sağlamaya muvaffak olmuş bulunmaktadır. (1964) Bu üç canlı örneği böylece açıkladıktan sonra XX nci yüzyılda bütün ileri toplumların az tahıl ve çok et, geri kalmış toplumların da çok tahıl ve az etle beslenmekte olduklarını kesin bir kaide ve bilinen bir gerçek olarak ifade edebiliriz. Türkiyemize gelince elimizdeki kayıtlara göre 1938 yılında Türkiye’de insan başına bir yılda 22 kilo et ve 151 kilo süt düşerken, bu miktarlar 1962 yılında et için 12 kiloya, süt için 103 kiloya kadar düşmüş bulunuyor. Buna karşılık tahıl üretiminde akla hayret veren ters bir gelişme meydana gelmiş ve yıllık tahıl miktarı 150-180 kilodan 248 kiloya kadar yükselmiştir. Bu ters gelişmelerde bilhassa PL 480 kanalı ile Amerika’da bir üretim artığı haline gelmiş olduğu için pazar arayan buğday ve pirinç gibi tahılların yurda ithali ile hayvancılığın ele alınmamış ve bilhassa bilimsel çalışmaların yeterli bir şekilde yapılmamış olmasını önemli bir payı vardır…”

Bugünkü rakamlara karşılaştırmalı olarak baktığımızda;

“Kişi başına düşen et tüketim rakamlarına baktığımız zaman, Türkiye’nin Avrupa ülkelerinin çok gerisinde kaldığı görülmektedir. Gelişmiş ülkelerde ve AB ülkelerinde kırmızı et, beyaz ete tercih edilirken, Türkiye’de beyaz et tüketim miktarının 2009 yılı verilerine göre 17,9 kg olduğunu görüyoruz. Türkiye’de 12 kilo olan kırmızı et tüketimi, AB ülkelerinde 62 kiloya ulaşmıştır. Bunun yanında beyaz et tüketim miktarı da AB’de kişi başına 23,4 kilodur. Ülkemizde ise 17 kilodur.” (Türkiye Kasaplar ve Besiciler Federasyonu, Raporlar ve Yayınlar. 18 Ağustos 2011)

“Türkiye Kamu-Sen, her ne kadar açlık ve yoksulluk sınırının ücretlerin oldukça üzerinde seyretse de, Türkiye’de, vatandaşların, karınlarını doyurabilmek için ucuz olan ekmeğe yöneldiğini açıkladı. Kamu-Sen’in araştırmasına göre, Türkiye kişi başına yıllık ortalama 128 kilo ekmek tüketimiyle pek çok ülke arasında üst sıralarda yer alıyor.” (Eylül 2012) Araştırmaya göre, Danimarka’da 71 kilo, Finlandiya’da 51, Almanya’da 62, İtalya’da 68, Hollanda’da 60 ve İspanya’da 58.5 kilo olan kişi başına yıllık ekmek tüketimi, Türkiye’de 128 kiloya kadar çıkıyor.

O.Nuri Koçtürk, yaşamı boyunca sürekli makaleler, kitaplar yazmış, konferanslar vermiş ve dışa bağımlılık, beslenme ve geri bıraktırılmışlıkla ilgili halkı aydınlatma çabalarını sürdürmüştür. Biliyoruz ki çok sayıda yayın organında yazıları, kitapları vardı Sessiz Savaş, Gıda Emperyalizmi ve Açlık Korkusu en çok tanınan kitapları idi. Korkuyu kullanarak emperyalizmin sömürüsünü sürdürdüğünü anlattığı “Açlık Korkusu” kitabında, kitabın konusunu şöyle açıklamaktadır:

“Yaşamak için ölmeyi göze almak, açlık ve sefaletten kurtulmak için de çalışmak lazımdır. Japon milleti esaret ve çalışkanlığın bir toplumu yüceltmek için ne denli etkin olduğunu pek çok münasebetle göstermişti. Bugün yeni korkular yaratılarak yeni bir istismar ortamına iteklenmiş olan bu insanlar yakında yeni bir anlayış içinde bu korkuları da yenerek yeni cesaret örnekleri vereceklerdir. Aynı şeyleri Türk toplumu için de söyleyebiliriz. Bir padişah korkusu, yozlaştırılmış bir din korkusu ve nihayet Düveli Muazzama korkusu ile yıldırılmış olan Anadolu insanı, bütün bu korkuları Atatürk öncülüğünde yıktıktan sonra yüzyıllar boyu sömürülmesine sebep olan korkuların bir hiç olduğunu; onlara parmakları ile dokunarak anlamış ve Düveli Muazzamayı taş ve sopa ile ülkesinden kovmuştur. Bütün mesele korkuları yıkmakta ve karanlıktan kurtulmaktadır. Biz konu olarak “Açlık Korkusu”nu ele aldığımız için, halkımızın sömürülmesine etkin bir baskı aracı ve korkunç bir silah olarak hizmete sokulmuş olan bu korkuyu nasıl yenebileceğimizi anlatmaya çalışacağız. Türk halkının aç olduğu bir gerçektir. Gerçekleri inkar etmek doğru olmaz.”

Yine aynı kitapta açlığı açıklarken de bilimsel olarak açlığı ve dışa bağımlılığın sonuçlarını anlatmaktadır:

“Önceki bölümlerde yapılan açıklamalardan anlaşılacağı veçhile, insan karnı şişirici bir besinle (boş kalori kaynağı) şişirilmiş olduğu halde de aç olabilmektedir. Fizyolojik yapısı ve yaradılışı icabı hem bitkisel (pirinç, buğday, mısır, meyveler, sebzeler v.b.) hem de hayvansal (et, balık, süt, yumurta v.b.) yiyeceklerle dengeli ve yeterli bir şekilde beslenmesi gereken insan, emperyalist ülkeler halkının bol bol tükettikleri, hayvansal yiyeceklerden yoksul bırakılacak, Türkiye, Hindistan, Pakistan halkları gibi tahılla yetinmeye mecbur bırakılacak olursa, bu insanların karınları şiş ve görüntüleri ile şişman olsalar da, aç kabul edilmektedirler. Bu gibi ülkelerde kötü beslenme sonucu olarak:

– Hastalıklar yaygın

– Çocuk ölümleri yüksek

– Çalışma gücü düşük

– Eğitim yetersiz

– Savunma kifayetsiz

– Üretim noksan

– Endüstri geridir

Böylece sıralanabilecek olan kötü gelişmeler, çok miktarda et, süt, balık ve yumurta tüketen, yeteri kadar tahıl yiyen ülkelerde ise elverişli sonuçlara dönüşürler…”

“Amerika’ya karşı çıktınız mı, muhalifiniz sizi aç mı kalalım, Rusya’nın kucağına mı düşelim diyerek susturuyor. Korkularla şartlandırılmış olan milyonlar ne Amerika’nın ne de Rusya’nın hegemonyasına girmeden karnımızı doyurup, yurdumuzu savunabileceğimizi düşünemez hale gelmişlerdir. Atatürk’ün gücü ve gayretleri ile kendini cin ve peri korkusundan sıyırmış, çalışkan ve köklü bir toplum, bugün başka korkuların esiri haline getirilmiştir. Artık düşünemiyor ve çıkar yolu düşünerek araştıramıyoruz. Bize karnınızı doyurabilmeniz için, Meksika buğdayı ekmeniz gerekir diyorlar. Ekiyoruz arkasından gübre satıyorlar, ilaç satıyorlar, traktör satıyorlar, tohum satıyorlar. Bir başka zaman, karnınız doyurmanız için endüstrileşmeniz gerekir diyorlar. Kendi ülkelerinde kullanmadıkları modası geçmiş tesisleri getirip ülkemize kuruyorlar. Onların çıkarına çalışan kâr dolapları dönmeye başlıyor. Montaj endüstrisi, margarin, lastik, plastik endüstrisi geliştikçe gelişiyor.”

“Korkularımız düzeni değiştiremeyişimize etkili oluyor. Düzenin değiştirilememesi ise, Türkiye’yi başka ülkelerin üretim artıkları için mükemmel bir pazar haline getirmiştir.”

Dışarıdan verilen kredilere sürekli kuşku ile bakan Osman Nuri Koçtürk, o yıllarda Dünya Bankası tarafından verilen hayvancılık kredilerine bakın nasıl karşı çıkıyor:

“Dünya Bankası Türkiye’ye 350 milyon dolarlık bir kredi açmıştır. Bu kredi karşılığı Türkiye Dünya Bankasına üye ülkelerden damızlık süt ineği ithal edecek ve tahminen 10 000 inekle Türkiye hayvancılığı kalkındırılacaktır.

Türk veterinerlerini ve bilim adamlarını hayretlere düşüren bu proje, Devlet Planlama Dairesi’nde kalıplanmış ve bir Bakanlar Kurulu kararı ile uygulamaya sokulmak istenmiştir. Olup bitenlerden, sorumlu meslek olarak veterinerlerin, kuruluş olarak Veteriner İşleri Genel Müdürlüğü ile diğer veteriner kuruluşlarının haberi bile yoktur. Geçmişte Avrupa’dan getirilen üstün verimli damızlıkların Türkiye’de yem ve bakım koşulları dolayısıyla kısa süre içinde verimden düştükleri, bir süre sonra dejenere oldukları ve hastalanıp öldükleri çok görülmüştü. Bu defa yurda sokulacak olan 10 000 ineği de benzer akıbet beklemektedir. Fazla olarak bugün bile Türkiye’de bir yem açığı vardır. Kış aylarında hayvanlarımız yemsizlik ve açlıktan ölmektedirler. İthal edilecek olan üstün verimli hayvanları Türkiye’de yemleyebilmek için yem stoklarına ve kaynaklarına ihtiyaç vardır. Bunların hiç biri düşünülmemiş, planlanmamış ve seçim öncesi devrede 10 000 cins ineğin yurda sokularak halka kredi ile dağıtılmasının ötesinde hiçbir mesele incelenmemiştir.

Fazla olarak Türkiye 3,5 milyar TL borçlandıktan sonra bankaya yüzde 6,5 faiz ödeyecek ve bu parayı banka idarecilerinin isteklerine uygun olarak harcayacaktır.

Uzun zamandan beri bankanın üyeleri olan bazı Avrupa ülkelerinde elden çıkarılamayan bir damızlık inek fazlası olduğu biliniyordu. İşte banka bu operasyonla bu inekleri Türkiye’ye aktaracak ve fakir Türk halkının sırtından Avrupalılara para kazandıracaktır. Sonra bu hayvanlar hastalanacak ilaçları Amerika’dan, aç kalınca yemleri de Amerika’dan gelecektir.”

  1. Nuri Koçtürk, belki de çevre kirliliğinin hiç konuşulmadığı 1969 yılında yine “Açlık Korkusu” kitabında bakalım ne diyor:

“Bir aralık ekmeğimiz de büyük bir tehlike geçirdi. İskenderun’da kurulan bir ışınlandırma tesisinde ekmeklik buğdaylarımızın atom ışınları ile ışınlandırılması ve bütün vital maddelerin tahribi planlanmıştı. Buna güçlükle karşı durduk. Kısaca ifade etmek istenirde, Türkiye gibi bütün geri ülkelerde uzaktan beslenmenin neticesi olarak vital maddelerden zengin yiyecek bulma ve tüketme olanağı her gün biraz daha güçleşmekte ve kasıtlı olarak kısıtlanmaktadır. Bu durumun toplumun canlılığı üzerine belirli etkiler yapacağı Milletlerarası Nutrition Araştırmaları ve Vital Maddeler Cemiyeti’nin bilim kurulu üyelerine yaptığı 28 Ağustos 1967 günlü tamimden anlaşılıyor. Vital madde yetersizliği yanında çeşitli derecelerde toksik (zehirli) olan bu maddeler, geri ülkenin insanını daha da uyuşturmakta, sağlığını bozarak yetersiz hale getirmektedir.

  • Kalp damar hastalıklarının artması
  • Kanser olaylarının çok artması,
  • Sindirim kanalı ve özellikle karaciğer hastalıklarının artması

Bu yeni beslenme tarzı ile ilişkili görünüyor. Şüphesiz geri ülkelere yalnız besin maddeleri girmemekte, sömürgeci endüstrisine pazar hazırlamış olmak için, bütün mallarını bu toplumlara ucuz pahalı satmaktadır. Çevreyi yaşamaya hiç de elverişli olmayan koşullara itekleyen bu durum, vitaliteyi tümüyle tehdit ediyor.

Bilim dilinde “antivital maddeler” dediğimiz zehirli maddeler, kontrolden uzak geri ülkelerde yiyeceklerimizden içtiğimiz suya, hatta soluduğumuz havaya kadar her yere bulaşmıştır. Mamafi ileri ülkeler yarattıkları düzen içinde çok zaman bu maddelerin etkisinden kendi halklarını da koruyamıyorlar.

  • Atom bombalarının ve denemelerinin radyoaktif kalıntıları,
  • Endüstri artığı olarak meydana gelen toksik maddeler
  • Tarım İlaçları
  • Fabrikaların bacalarından, otomobillerin egzozlarından ve nihayet isli kömür yakan şehirlerde (Ankara gibi) bacalardan tüten zehirli gazlar,
  • Deterjanlar,
  • Antibiyotikler,
  • Yiyeceklere ve konservelere katılan kanserojen maddeler

Yaşadığımız Dünya’yı her gün biraz daha kirletmektedir. İleri ülkelerde geniş çapta kontrol altına alınabilen bu kabil zararlar, geri ülke insanının başıboş etkiliyor.

Bütün bu yan etkiler, açlığın yaptığı etkilere eklenecek olursa, geri ülkelerde yaşayanların neden dolayı yetersiz ve kadere inanmış kişiler haline geldikleri daha iyi anlaşılır. Şüphesiz bu açıklamalarımızla, bacalardan duman tütmesin, tarım ilaçları kullanılmasın, deterjanları kullanmaktan vazgeçelim demek istemiyoruz. Bunlar çağın getirdiği yeniliklerdir ve kullanılacaktır. Fakat bir toplum bir yeniliği ülkesine sokarken onu kontrol altına alabilecek araç ve organizasyonları da getirmek zorundadır. Bu yapılmayacak ve kendisine empoze edilen her teklifi incelemeden kabullenecek olursa, o zaman Türkiye’nin bugün içine düştüğü olumsuz durumdan kendini kurtaramaz.”

Veteriner Hekimleri Derneği yönetim kurulu üyesi uzman veteriner hekim İsmail Tanık 1980 sonrası tutukluluğunun bitiminde ziyaret ettiklerini anımsatarak kısa anısını şöyle aktarıyor; “Genel-İş danışmanlığı nedeniyle, Ahmet Yıldız ve diğerleriyle birlikte DİSK davası nedeniyle savcı S.Takkeci karşısına çıkarılmış. Selimiye Kışlasındaki konukluğu(!) sonlandıktan sonra geçmiş olsun ziyaretinde bulunmuştuk. O ziyarette kendisine yapılan kötü muameleleri anlatmış, askerin kasaturayı “yürüsene moruk” diyerek kaba etlerine dürttüğünü koğuşa vardıklarında külotunun kan olduğunu anlatmıştı.”

Prof. Dr. Hazım Gökçen de O. Nuri Koçtürk’ü şöyle anlatıyor;

“Meslek örgütlerimizin genel kurullarına katılmaya başladığımda beyaz saçlı, heybetli görünümlü, hitabet gücü yüksek birisi olan Osman Nuri Koçtürk’ü ilk kez kürsüde hararetli konuşmalar yaparken gördüm ve veteriner hekim olduğunu o zaman öğrendim. Koçtürk Hoca hemen her genel kurula katılır ve uzun süren heyecanlı konuşmalar yapardı. Konuşmalarının içeriğini en çok sağlıklı beslenme ve çevre güvenliği konuları oluştururdu. Yabancı güçlerin insanlarımıza sürekli tahıl tükettirerek beyinsel yönden geriletmeyi ve bu sayede kendi kültürlerini aşılamayı amaçladıklarını sık sık dile getirir, çözümün hayvansal gıda tüketmek olduğunu bıkmadan usanmadan tekrarlardı. Hatta bu konu ile ilgili olarak bir çocukluk anısını da şöyle anlatmıştı:’Çocukken köyümüzde bir su birikintisinin içerisinde serinleyen mandaların üzerine basa basa bir taraftan öbür tarafa geçerdik. Biz mandaların üzerinden karşıya geçtiğimizde geriye dönüp bakar, sırtına ilk bastığımız mandanın daha yeni başını yavaş yavaş çevirerek ne oluyor diye bize baktığını görürdük. İşte bitkilerle beslenen mandalar gibi tahılla beslenen insanların intikal kabiliyeti de böyle geri olur. Onun için insanlarımıza tahıl değil et yedirmeliyiz. Ormanın kralı aslan da, en kurnaz hayvan tilki de et yiyendir.’

Doç. Dr. Osman Nuri Koçtürk gerçek vatansever bir aydındı. “

*Dr., Veteriner Kemerhisar Eski Belediye Başkanı, Genel Sağlık-İş Sendikası Eski Genel Başkanı

(Tablo ve görsellere PDF üzerinden ulaşabilirsiniz.)

Tags: , , , , ,

Arşivler