TARIMDA BAĞIMLILAŞMA VE METALAŞMA

 

GİRİŞ

Türkiye ekonomisini ve tarımını altüst edecek ilk dış müdahaleler 1950’lerde gelmişti. Ama orada iç dinamikler 1980’ler sonrasında olduğu kadar tâli bir duruma henüz geriletilmemişti. 1980’lerdeki IMF/DB patentli 24 Ocak Kararları, ekonominin yönünü dışa çevirirken içerideki bölüşüm ilişkilerini emekçi sınıflar aleyhine köklü bir biçimde çevirmişti. Tarıma dönük desteklerin azalmasına bağlı olarak da iç ticaret hadleri tarım aleyhine dönmüş ve tarımsal üreticiler dönemin kaybedenlerinin saflarında yerlerini almışlardı. Bununla birlikte, tarımdaki bu ikinci yapısal altüst oluş henüz sonuna kadar götürülememişti. Buna ilişkin yeni denemeler 5 Nisan 1994 Kararlarıyla yapılmaya çalışılsa da, koalisyon hükümetlerinin iç siyasi dengeleri burada bir süreklilik oluşmasına izin vermemişti.

1980’lerin yapısal uyum programının başlarında, sanayisizleştirme sürecine sokulan ve ithalat bağımlılığı yükseltilen Türkiye’ye tarım-ticaret-turizm (3-T) ekseninde bir uzmanlaşma alanı bırakılıyor gibiydi. Ama 1980 sonlarına gelindiğinde dayatılan bu yeni iş bölümünün de geçici görülmesi gerektiği anlaşılıyordu. Tarımda desteklemelerin azaltılmasının, koruma oranlarının gevşetilmesinin yanı sıra tarımsal KİT’lerin de özelleştirme programına alınmasıyla birlikte yeni bir dışa bağımlılık ilişkisi başlatılmaktaydı. (1)

1989’da dış dünyayla sermaye hareketlerine serbesti getirilirken 1990’larda uluslararası finans kuruluşları gözlerini yeniden yarım bıraktıkları “tarımda yapısal uyum programı”na dikmişlerdi.  Bu dönemde bu kuruluşların çok güçlü yüklenmeleriyle tarıma yönelik neoliberal bir program ekonomi bürokrasisine aşılanmaya başlanmış, zaten neoliberalizmin savunucusu olan siyasilerin VII. Beş Yıllık Kalkınma Planı’na (1996-2000) damga vurmaları da sağlanmıştı.(2) VII. Plan, mevcut tarımsal desteklerin yükünün taşınamayacak boyutlara geldiğini, destek biçimlerinin de piyasaya müdahaleleri içerdiği için piyasa kararlarını çarpıttığını vurgulayarak burada güçlü bir değişim gereğini vurguluyordu. 1996 yılında resmen girilen Gümrük Birliği Düzenlemesi de, tarım ürünleri şeklen kapsanmıyor gibi gözükse de, tarımdaki korumayı görece azaltıyordu. GB ilişkisi, AB’nin tarımsal destekleme politikalarımıza müdahalesinin yeni gerekçelerine de zemin hazırlıyordu. (3) Temmuz 1998’deki IMF Yakın İzleme Anlaşması bu yöndeki değişim sürecine kapıyı aralıyordu. Ama asıl köklü dönüşüm müdahalesi 9 Aralık 1999 tarihli Niyet Mektubu ile yapılıyordu. 1 Ocak 2000’den itibaren yürürlüğe sokulan IMF istikrar programı ile DB yapısal uyum programı, 1990’larda ideolojik/kurumsal zemini hazırlanan dönüşümü teyit eden resmi müdahaleler olarak iktisat tarihimizdeki yerini alıyordu.

Programların gereği hızla yerine getirilecekti. Tarım, tüm sektörler içinde en büyük altüst oluşa sahne olan sektör olacaktı. Bu, tarımın kendi tarihine kıyasla da en büyük ikinci (birincisi 1950’lerde) dönüşümü geçirdiği dönem oluyordu.

DÖNÜŞÜMÜN ANA EKSEN VE HEDEFLERİ

Dönüşümün ana ekseninde şunlar yer alıyordu:

(i) Tarımsal desteklerin miktarı köklü bir biçimde daraltılacaktı;

(ii) Girdi ve ürün fiyatlarına müdahale eden destek biçimleri derhal uygulamadan kaldırılacaktı;

(iii) Bu bağlamda, girdi fiyatlarını üretici lehine etkileyen tarımsal KİT’ler (örneğin TÜGSAŞ, İGSAŞ, TİGEM, Yem Fabrikaları gibi) özelleştirilecek veya tasfiye edilecekti (tarımın kredi girdisinin baş oyuncusu olan TC Ziraat Bankası da özelleştirme programına alınacaktı); ürün fiyatlarını gene üretici lehine etkileyen destekleme kuruluşu niteliğindeki KİT’ler (örneğin, TEKEL, Şeker Fabrikaları AŞ. gibi) özelleştirilecek veya faaliyetleri sınırlandırılacaktı (TMO); kooperatif ortakları lehine fiyat ve girdi düzeylerine müdahale eden Tarım Satış Kooperatif Birlikleri-TSKB’ler de küçültülecek, işlevsizleştirilecek ve mümkün olduğunda tasfiye edilecekti;

(iv) Bütün bu tahribatları bir geçiş dönemi boyunca katlanılabilir kılmak üzere üreticiye üretiminden bağımsız olarak ödenecek bir doğrudan gelir desteği (DGD) sistemi getirilecekti.

Programın ana hedefi ise Türkiye tarımının dıştan gelen ekonomik saldırılara karşı kendini korumaya ayarlanmış desteklerinin ve iç pazarı koruma mekanizmalarının berhava edilmesiydi. (Buna örtük biçimde Gümrük Birliği’nin getirdiği önemli aşındırmalarla 1996’dan sonra geçilmişti bile). Tarımsal KİT’lerin tasfiyesi yoluyla hem yabancı girdi (tohum, gübre, ilaç, yem) tekellerinin hem de tarımsal ürün fazlalarını akıtacak kanallar arayan tekellerin önü açılmış olacaktı. Küçük/zayıf üreticinin yükselen girdi maliyetleri, bu maliyetleri karşılamayan fiyat oluşumlarıyla birleşince, hızla üretimi sürdüremeyecek duruma gelmesi beklenebilirdi. Bu eğilime koşut olarak çiftçiye DGD ödemeleriyle üretmeden geçinebileceği bir ortam yaratılır ve bunun sürdürülebilir olduğuna dair illüzyonlar içine çekilebilirse, çiftçinin üretim bağlarının zayıflatılması yönünde önemli adımlar atılabilecekti. Böylece yabancı sermayenin tarıma doğrudan/ dolaylı nüfuzunun yollarının açılması da nihai ve asıl beklenti olarak giderek güç kazanacaktı.

***

Bu program AKP öncesi son koalisyon döneminde (Ecevit’in 57. Hükümeti) başlatılmıştı, ama programı en uzun süre ve harfiyen uygulayan siyasi irade AKP hükümetlerinden geldi.  AKP, neoliberalizmi hem kendine özgü sermaye birikim süreçlerini oluşturmak ve böylece partileşme sürecini hızlandırmak hem kendi siyasi programının uygulanmasını kolaylaştırmak, ama hem de Erbakan’ın “Adil Düzen” programının olumsuz etkilerini silecek şekilde kapitalizmin merkezi güçlerine güvenilir ve sadık bir müttefik izlenimi vermek adına büyük bir şevkle benimseyecekti. AKP, hem en kapsamlı ve cüretkar özelleştirme programını gerçekleştiren hem de IMF/ DB programının tarımdaki yeniden yapılanmaya ilişkin diğer direktiflerini büyük bir sadakatle uygulayan siyasi hareket olarak, Batı’nın övgü ve desteğini uzun süre arkasına alacak ve kendi rejimini topluma dayatmada on yıllık bir dönem boyunca elini rahatlatacaktı.

DB’nın Tarım Reformu Uygulama Programı (TRUP) adını verdiği program, aslında hiçbir ülkede uygulanmamış radikallikte Türkiye’de sahneye konulmaktaydı. 2000’de ilk pilot projeleri uygulanan DGD sisteminin toplam tarımsal destekler içindeki payının 2002’de yüzde 79’a, 2003’te yüzde 83’e çıkması, Türkiye’nin uluslararası finans kuruluşları elinde nasıl bir oyuncağa (veya deneme tahtasına) dönüştürülmüş olduğunun hazin sonucuydu.

TRUP, bir dizi sahte/uydurulmuş gerekçe üzerine inşa edilmişti.(4) Uydurulmuş gerekçelerden birincisi, tarımsal destek yükünün aşırılığıydı. Öylesine ki, tarımsal destekleri MG’in yüzde 3’ünden yüzde 10’una kadar götüren “resmi” rakamlar üretilmekte ve IMF’ye sunulmaktaydı. Bunun en alt seviyesi bile bir abartıdan ibaretti ve abartılar tam da IMF/DB’nın talep ettiği gibiydi. Bu konuda bunca ısrar edilmesinin nedeni, daha sonraki uygulamalardan görülebileceği gibi, TRUP projesinin en kritik çıpasının tarımsal destekleri bütçe aşamasında en alt düzeylerde sınırlandırmak olmasıydı.

İkincisi, mevcut sistemde destekleme paralarının hedefe ulaşamadığı, sistemde sızıntılar olduğu “kanatini” (bunlar için resmi kanıt yoktu) inandırıcı bir düzeye yükseltecek öyküler icat edilmeliydi. Uydurulan masal, 1994’te Ziraat Bankası’ndan pamuk primi ödemeleri için 315 milyon dolar borçlanan Hazine’nin bu borcunu takla attırılan faizlerle 1998 yılında 18 milyar dolara çıkarmış olmasıydı. Aslında Hazine’nin işlemi Ziraat Bankası’nı kurtarmak adına yapılmıştı; ama işte şimdi tarımsal desteklemeyi lanetlemek için bu örnek fırsata çevrilebilirdi. Olay şöyle hikaye ediliyordu: Çiftçinin eline 315 milyon dolarlık bir destek geçmiş ama aslında devletin cebinden 18 milyar dolar çıkmış(mış)! Sızıntının iddia edilen büyüklüğü akla ziyan olabilir, ama siyaset/bürokrasi kademelerinin ve her şeyden habersiz çiftçinin, çiftçiye yönelik paranın büyük bölümünün mevcut sistemin çürümüşlüğü nedeniyle hedefe ulaşmadığına inandırılmasına yönelik IMF/DB programını da ahlâka ziyan  kabul etmek şartıyla.

Yaratılan üçüncü efsane, mevcut desteklemenin sadece zengin çiftçilere yarar sağladığıydı. Zengin çiftçilerin artık hâkim tarımsal katmanı oluşturmuyor oluşu üzerinden itiraz edebilirsiniz; veya, ticarete açılmış üreticileri kapsadığınız ölçüde geçimlik kesimde kalanların fazla kollanamayacağını, ama bunun bir kusur olmadığını (öztüketimi desteklemek bir politika tercihi olamayacağına göre) söyleyebilirsiniz. Bunlar zamanında dile getirilmedi değil, ama ideolojik saldırıyı kırması beklenemezdi. Sonuçta gerçekler ironik bir biçimde DGD uygulamaları üzerinden kısa sürede açığa da çıktı: DGD sistemi, mülkiyet esaslı ve dönüme göre sabit miktarlı uygulandığından, iddianın aksine, en yoksul köylülere daha az ulaşmaktaydı. Bunu henüz işin başında, Mart 2004 tarihli DB raporu bile DGD sisteminin tarımda eşitsizlikleri arttırdığını saptayarak kabulleniyordu. Ama olan olmuş, Türkiye tarımı deney kobayı olarak piyasanın tek belirleyici olduğu bir sistem içine çekilmişti.(5)

PROGRAMIN BAZI ETKİ VE SONUÇLARI

Bu programda sonradan zorunlu zikzaklar oldu, DGD sistemi 2007/2008 sonrasında uygulanamaz oldu. Ama tortuları sistemde kaldığı gibi, yapılabilecek tahribatın (hepsi başarılamasa bile) önemli bir bölümü de gerçekleştirildi.

Programın önemli etkileri ve sonuçları özetle şunlardır: (i) Eğitimde 8 yıllık kesintisiz eğitim programıyla 2000 yılında tarımsal istihdamın payı yüzde 45’ten bir çırpıda yüzde 35’e düşmüşken, IMF/DB programının bu defa ekonomik/toplumsal etkileriyle birkaç yıl içinde bu oranda yeniden 10 puanlık bir azalma meydana geldi. Program amacına ulaşmış, hem tarımsal aktif işgücü 2007›e kadar üç milyon kişi kadar azalmış hem de ekilen biçilen alanlarda 30 milyon dönüm gibi ciddi gerilemeler ortaya çıkmıştı. Tarımsal istihdamdaki çözülme gerçi 2008 kriziyle birlikte bir tersine kırsal göçe dönüşür gözükmekte, 2007’de 4,5 milyona gerileyen tarımsal istihdam dalgalı bir seyirle 2015’te 5,5 milyona dayanmaktadır.  Bu tersine dönüş eğiliminin arkasında iki nedenin varlığı saptanabilir: Birincisi, DGD miktarlarının giderek azaltılması ve 2007 için son defa tahakkuk ettirilmesi (gerçi ödemeler gecikmeli olduğundan, son ödeme yılı 2008’dir); ikincisi, 2008-2009 krizinin tarım-dışı işsizlikte oluşturduğu büyük sıçramanın, kırlara/ tarıma geri dönüşü zorlayan bir neden olarak etki yapması. Ama aktif tarımsal faaliyetlere geri dönüşün daha ziyade işçileşme ilişkileri üzerinden olduğunu da kaydetmek gerekir.

(ii) Tarımda işçileşme, topraksızlaşma/mülksüzleşme süreçlerine eşlik eden bir diğer eğilim ise, bir yandan tarımsal işletmelerin ufalanma sürecinin devam etmesi, diğer yandan da tarımsal işletmelerin (mülkiyet, kiralama, sözleşmeli çiftçilik gibi farklı yöntemleri kullanarak) belirli ellerde yoğunlaşması veya üretim üzerindeki egemenliklerini yitirdikleri bir sürece sokulmalarıydı. Sermayenin hem yerlisi hem de yabancısı tarıma daha fazla girmişti. Sözleşmeli çiftçilik de daha önce görülmemiş bir yaygınlığa ulaşmıştı. Tohum ve damızlıklar bakımından dışa bağımlılık konusunda da amaçlara ulaşılmıştı. Diğer girdiler için zaten bu yönde işleyen süreç daha da pekişmişti. Tarımsal kredilerde Ziraat Bankası’nın hegemonyası kırılmış, Tarişbank tasfiye edilerek bir yabancı bankaya dönüşmüş olan Denizbank’a satılmış, yabancı bankalar tarımsal kredi alanında yerli özel bankaları aşacak bir kredi hacmine erişmişlerdi. Kamu bankalarında kredi bulma olanağı kalmayanlar yerli/yabancı özel bankaların daha ağır koşullarına razı oluyorlardı. İpotekli krediler giderek tüm tarımsal üreticileri bankaların tutsağı yapan bir finansman bağımlılığı oluşturuyordu.(6) Çiftçiye, seracılık gibi özel uygulamalar ve ürünler dışında, yaşam hakkı tanımayan bir yapı oluşmuştu. Dönem boyunca iç ticaret hadleri tarım aleyhine dönmeye başlamıştı. Tarımda üretici olarak tutunmak giderek güçleşiyordu ve bu yalnızca küçük çiftçileri ilgilendirmiyordu. Bütün bunlara, tüm tarımsal değerlerin, tarımsal topraklar yanında meraların, ormanların, akarsuların, göllerin, kıyıların, kısacası tüm doğanın metalaştırılması süreci eşlik ediyordu. (7)

(iii) Tarımın dışa karşı korunmasında büyük gedikler açılmıştı. Ama bu gedikler olmaksızın dahi, tarımın dış ticaret bilançosu genel olarak negatife dönmüştü. Bir zamanların net ihracatçı sektörü, şimdi son 17 yılın bilanço toplamı olarak net ithalatçı bir sektöre dönüşmüştü. Türkiye’nin gıda güvenliği veya egemenliği önemli ölçüde aşınmıştı. TRUP hanesine “başarı” olarak yazılabilecek bir sonuç da buydu. İlginç olan, uluslararası finans kuruluşları aracılığıyla gelişmiş kapitalist ülkelere ve bunların ulusötesi şirketlerine Türkiye özelinde açılan yeni talan kanallarının AKP iktidarı ve çevresinde kümelenen şirketlerce de benzer bir yağma iştahıyla karşılanmasıydı. Daha önceki iktidar türlerinde böylesine bir örtüşme yaşanmamıştı. (8)

(iv) Önemli etkilerden biri de, Türkiye’de tarımsal desteklemenin önemli bir iç tutarlılığa sahip olan kurumsal bütünlüğünün çökertilmesi olmuştu. Bu kurumsal bütünlüğün önemli bir parçası olan tarımsal KİT’ler özelleştirilmiş, tasfiye edilmiş veya işlevleri daraltılmıştı. Aynı bütünlüğün bir parçası olan TSKB’ler için de benzer bir durum söz konusuydu. TSKB’ler zaten özel kooperatif kuruluşları olmakla birlikte, bunların çoğu taşınmazlarını satarak (bu arada anonim şirkete dönüştürmeye zorlandıkları iktisadi işletmelerini de satarak/ tasfiye ederek) mali sektöre ve devletin Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’na olan mali yükümlülüklerinden kurtulmanın çaresini aramışlardı. Dolayısıyla hem mülkiyet ve şirket yapıları, hem ortak sayıları, hem ortaklarından alabildikleri ürün miktarları bakımından büyük çoğunluğu ciddi anlamda küçülmüşlerdi ve gelecekte kaynak sorununu çözememeleri durumunda ortaklarından ürün almayı sürdürmeleri bile güçleşecekti.

(v) Bütün bu olumsuzluklar ortaya çıkmışken, TRUP’un kritik çıpası olan nicel destek sınırlaması devreye girmiş ve dönemin iktidarları tarımı milli gelirin yüzde yarımı civarında bir toplam destekleme tutarına mahkum ederek, üreticiyi iyice dayanaksız bırakmayı seçmişti. Bu yüzde yarımlık desteği bile şaibesiz bir biçimde yönetmekten aciz kalarak, iyi-kötü çalışır bir alternatif destekleme düzeneği kurmaktan ne kadar uzakta olduklarını belli etmişlerdi. (9)

Bunu daha iyi kavrayabilmek açısından, AKP döneminde tarıma yapılan yıllık toplam destek miktarının tarım kesiminin kullandığı akaryakıt üzerinden alınan KDV ve ÖTV miktarının yıllık tutarına hemen hemen eşit büyüklükte olması dikkate alınabilir. Tarım üzerindeki diğer vergi yükleri de hesaba katılırsa, tarımsal destekleri fazlasıyla aşan bir vergi yükünün tarımın üzerine bindirildiği anlaşılır. Bunu dile getiren CHP’nin son seçim kampanyalarında tarımın kullandığı mazot üzerinden ÖTV ve KDV alınmayacağını açıklaması üzerine, iktidar partisi de 2017’den itibaren tarımın tükettiği mazotun fiyatının yarısının devlet tarafından karşılanacağını açıklamıştır. 2017’de hesaplanıp 2018’de ödenmesi gereken bu desteğin bütçede görülebilmesi için, tarımsal destek ödeneklerinin iki katına çıkarılmış olması gerekecektir. Ama şimdiye kadarki uygulamalarına bakıldığında, eğer 2019 seçimleri zorlamazsa, bu vaadin tutulması olasılığının çok zayıf olduğu söylenebilir.

NELER YAPILABİLİR?

IMF, DB, DTÖ, OECD, AB, ABD gibi dıştan tarım politikası dayatan kapitalizmin merkez ülkeleri ile bunların mali/ iktisadi kuruluşlarına verilebilecek yanıtlar eğer bağımsız bir tarım politikası oluşturmak yönünde olacaksa, bunun karşılaşacağı tepkilerin şiddetinin bugün Suriye pratiğinde Türkiye’nin karşılaştığı sorunları katbekat aşacak cesamette olacağını öncelikle öngörmek gerekiyor. Çünkü bu Türkiye’yi aşan bir küresel sömürü meselesidir ve burada ayrık otlarına izin verilmek istenmeyecektir. Dolayısıyla AKP türü dışa bağımlı iktidar yapılarının bu yönde adımlar atması (ve bunları kararlılıkla savunması) beklenemez.

O halde yeni ve bağımsız tarım ve destekleme politikaları oluşturabilmenin birinci koşulu, bağımsız bir iktidar yapısının inşa edilebilmesine bağlıdır. Türkiye’nin mevcut ekonomik konumu ve iç siyasi dengeleri buna izin verir mi sorusunu buradaki tartışmamızın dışında tutalım. Böyle bir iktidar oluşumunun gerçekleştiği varsayımı altında önemli politika değişikliklerinin neler olması gerektiğine bir göz atalım.

Birinci mesele, gıda güvenliği/egemenliğinin yeniden tesisi için neler yapılabileceğidir. Desteklemenin ana amacı bunu sağlamaya yönelik olmalıdır.  Arz açığı olan stratejik ürünlerde mümkün olduğunca ithal bağımlılığından kurtulunması gerekecektir. Kendi üreticisini desteklemeyen ülkelerin nihayetinde ithal bağımlılığı üzerinden başka ülkelerin çiftçisini desteklemiş olacağı gerçeği ana ilke olarak bellenmek durumundadır. Aynı çerçevede yerli tohumların ıslahı üzerinden yabancı tohumlara (ve ulusötesi tohum şirketlerine) olan bağımlılığın giderek azaltılması şarttır. Gübre, ilaç, yem gibi girdilerde dışa bağımlılığı azaltacak bir tarım ve sanayi politikaları bütünlüğünün de buna eşlik etmesi zorunludur.

Böyle bir meydan okumanın tek başına göğüslenmesi yerine Güney ülkelerinden müttefikler edinerek sürdürülmesi (DTÖ müzakerelerinde bunun örneklerini veren ülke grupları oluşmuştur) daha anlamlı olacaktır.

Gıda egemenliğinin tek meselesi dış ticari ilişkiler değildir. İkinci meselemiz, ülke çiftçisinin yeniden üretime dönmesini ve kalıcı olmasını sağlamaktır; aksi halde tüm çabalar nafile olacaktır. Çiftçi çocuklarının tarımdan kaçmak için fırsat kolladıkları bir konjonktürde bunun kolay olmadığı bilinmelidir. Çiftçinin üretimde kalmasını sağlamak için onun emeğinin ve maliyetlerinin karşılığını alabilmesini güvenceye alabilmek gerekir. Burada birkaç konu iç içedir.

İlk olarak, çiftçinin girdi maliyetlerinin önemli ölçüde düşürülmesi gerekir. Dünyanın en pahalı mazotunu kullanan, üstelik görece düşük verimlilikle çalışan bir çiftçi kesiminin, eğer koruma sürdürülmezse dünya tarım fiyatları karşısında ezilmesi kaçınılmazdır. O halde, çiftçinin kullandığı mazot ve elektrik gibi enerji girdileri üzerindeki dolaylı vergileri sıfırlayacaksınız. Hem üretim maliyetlerini hem de verimliliği etkileyen sulamanın temel bir girdi olarak kamu yatırımları üzerinden (tarlaya getirilmesi aşamasına kadar) temin edilmesini sağlayacaksınız. Burada sayılanların (mazot, elektrik, sulama), öngörülen yeni destekleme modelinin en ağırlıklı bölümünü oluşturacağı açıktır.

Kuşkusuz çiftçinin en çok ihtiyaç duyduğu bir girdi kalemi de tarımsal kredilerdir. Çünkü çiftçinin eli sadece hasat döneminde para görür (ki onu da peşin alamayabilir), ama ekim dönemi öncesinden başlayarak yılın bütününe yayılabilen giderleri üstlenmesi gerekir. Gelirleri ile giderleri arasındaki bu zaman kaymaları onu tarımsal kredilere muhtaç duruma getirir. İşte bunun çözülebilmesi gerekir. Tarım kredi kooperatifleri ve Ziraat Bankası’nın bu sorunu çözmek için yeterli kapasiteye getirilmeleri şarttır. Kaldı ki aynı ihtiyaç TSKB’ler için de geçerlidir. Demek ki burada da önemli bir destekleme fonuna ihtiyaç olacaktır.

Çiftçinin girdi sorununu çözmek de yeterli olmayabilir. Çiftçinin ürününü gene de maliyetleri karşılayamayan bir fiyattan satmak durumunda kalması halinde de üretim faaliyetlerinin devamlılığı sağlanamayacaktır. Demek ki kritik ürünlerde fark ödemesi sisteminin devrede olması, çiftçinin eline geçen fiyatların maliyetlerinin altında kalması durumunda aradaki fark kadar çiftçiye ödeme (prim ödemesi) yapılması gerekir.(10) Ama daha genel ve bütün ürünleri kapsayacak bir çözüm, çiftçinin üretim, kredi, girdi ve satış aşamalarını denetleyebileceği bir kooperatif örgütlenmesi içine girmesinin teşvik edilmesi olacaktır. Fark ödeme sistemi olsun, tarımın kullandığı bazı genel girdilerin (mazot gibi) sadece tarıma özgü olarak indirimli fiyattan verilmesinin denetlenebilmesi için olsun, destekleme sistemi her zaman örgütlü bir yapı içinde daha sağlıklı işleyecektir.

Desteklemenin kurumsal yapısının bütünlüklü bir biçimde yeniden oluşturulabilmesi için TSKB gibi kooperatif kurumların yeniden ayağa kaldırılması yeterli olmayacaktır. Bir takım tarımsal KİT’lerin bugünkü tarımsal yapının gereksinimleri göz önünde bulundurularak yeniden oluşturulması gerekmektedir. 2008 sonrasının küresel krizine bir gıda krizi de eşlik ederken bu krizin şoklarına karşı hazırlıklı olabilmek için koruyucu kurumsal kalkanların inşa edilmesi şarttır.

Tarımsal desteklemenin bu boyutta bir yeniden yapılanmayı gerçekleştirebilmesi için tarımın TRUP sonrasındaki destekleme bütçesinin çok ötesinde bir kaynağa ihtiyacı olacaktır. Buradaki ölçütü şöyle belirleyebiliriz. Gelişmiş ülkelerde tarıma verilen destekler tarımın milli gelire katkısının kabaca yarısı ile üçte ikisi arasında bir paya sahiptir. Türkiye’de ise tarımın milli gelire katkısı yüzde 7,5’e kadar gerilemiş olmakla birlikte 2006 sonrasında tarıma verilen desteğin yıllık ortalama yüzde 0,5 civarında kalması nedeniyle söz konusu oran 1/15 düzeyindedir. Bu oranın 1/3’e yükseltilmesi yani milli gelirin yüzde 2,5’i oranında bir destek sağlanması durumunda, tarımın bugünkü bağımlı yapısı kırılabilecek ve üreticinin tarımdan kopması önlenebilecektir.

Türkiye bunları yapabilecek potansiyele sahiptir. Meselemiz, siyasetin potansiyelini buraya yükseltebilmektir.

Dipnotlar

(1)  Esasen büyük perakende devlerinin iç ticaret pazarını sadece yerli sermayeye bırakmayacağı, turizmde de sonuçta tur operatörlerinin iç piyasayı denetleyeceğinin anlaşıldığı yeni dönemde 3-T’nin de bir hayal olacağı açıktı.

(2) T. Çiller’in,  önüne getirilen ilk VII. plan tasarısını geri çevirip, IMF patentli bir neoliberal anlayışla yeniden yazılmasını sağladığı iyi biliniyor.

(3) GB öncesinde Türkiye’nin AB’ye tanıdığı tavizli (yani vergi alınmayan veya düşük gümrük vergisi alınan) tarım ürünleri kategorisi toplamın yüzde 7’si düzeyindeyken, 1996 sonrasında yüzde 33’e çıkıyordu.

(4) Siyasal rejimi dönüştürme derdindeki yerli iktidarın sahte iddianamelerle Cumhuriyet kurumlarının üzerine çullanması bundan sonradır. Niyetler farklı olabilir, ama araçlar çakışıyor.

(5) Bu konularda daha fazla bilgi için şu makalemize gönderiyoruz: “Tarım’da IMF Gözetiminde 2000’li Yıllar”, Kriz ve Maliye Düşüncesinde Değişim: İzzettin Önder’e Armağan, SAV, 2011 içinde, s.60-88.

(6) CHP’nin 14 Eylül 2017’de Balıkesir’de düzenlediği Tarım Çalıştayı’ nda üreticilerin şu serzenişi kayda değer: “Kapıdaki traktör, ahırdaki inek bize ait değil, ikisi de bankalara ait. Biz çalışıyoruz, başkaları kazanıyor”.

(7)  AKP’li işadamı Ethem Sancak’ın Tarım Bakanı Mehdi Eker’e yönelik şu övgü dolu sözleri (ses kaydını yayınlayan Yusuf Yavuz, Oda TV, 19.6.2013) çok öğreticidir: “Bu ülkenin kurucuları meralarımızı bütün halkın malı ilan ederek mahvettiler. Mera çitlenemiyor, bakılamıyor çünkü bütün halkın malı. Birşey bütün halkın malı olursa bakılamıyor, yağmalanıyor. Mesela kıyılarımız, ormanlarımız böyle yağmalanmıştır. Meralar da öyleydi. Çok şükür Tarım Bakanımız geçen ay çok büyük bir devrim gerçekleştirdi ve merayı çitlenebilir hale getiren yasayı çıkarttı. Nasıl başardı bilmiyorum çünkü anayasal bir sorundu. Sayın Bakan’a bir tarım gönüllüsü olarak şükran borçluyum”. Ethem Sancak’ın aslında Garrett Hardin’in 1968’de öne sürdüğü “kamu ortak mallarının trajedisi” iddiasını (yani ortak doğal kaynakların korunamaması ve büyük çevresel olumsuzlara yol açacak şekilde hızla tüketilmesi iddiasını) bu kadar harfiyen gündeme getirmesini, eğer bir danışman desteğine dayanmıyorsa, şaşılacak bir sınıfsal içgüdünün dışa vurumu olarak görmek gerekir. Hardin’i de zikrederek tarımda metalaşma konusuna dikkat çeken Ekin Değirmenci’nin şu makalesine bakılabilir: “Türkiye Tarımında Neoliberal Dönüşüm ve Metalaşma”,  Praksis, 2017/1, sayı 43, s. 765-784.

(8) Öyle ki, tarımı ulusötesi şirketlerin saldırılarına karşı korumak bir yana, bakan düzeyindeki siyasiler ‘selden kütük kapma’ derdindeydiler. Tipik örneği, 2002-2009 arasının değişmez Maliye Bakanı Kemal Unakıtan’ın oğluna kurdurduğu ve tüm aile bireylerini ortak ettiği A. B. Gıda Şirketi’nin kısa zamanda pastörize yumurta pazarının yüzde 90’ına sahip olup, 2006’da ilk 500 büyük sanayi firması içine girebilmesiydi. AB Gıda’nın bir diğer marifeti, tam hasat zamanı düşük gümrük tarifesiyle 4 bin 400 ton mısır ithal edip piyasaları karıştırmasıydı. Oğul Abdullah Unakıtan, mısırı gümrük vergisi yüzde 20 iken ithal ettikten sonra vergiler önce yüzde 45’e, sonra yüzde 70’e çıkarılıyor, bu sayede şirkete önemli maddi avantajlar aktarılıyordu.

(9) Son Tarım Bakanı Ahmet Eşref Fakıbaba’nın “erkek olan şimdi yolsuzluk yapsın göreyim” veciz deyişiyle itiraf ettiği gibi, haketmeyenlere dahi sahte bir belge karaborsası oluşturarak destek aktaran bir yolsuzluk ekonomisi sistematikleştirilmiştir.

(10)  Bu, AB ülkelerinin on yıllar boyunca başarıyla uyguladıkları –ama büyük ölçüde gereken faydaları sağladıktan sonra şimdi neoliberal düzende piyasa bozucu diye rafa kaldırdıkları-, bizim 2006 tarihli Tarım Kanunu’nda da yer alan ama şimdi uygulanmasına imkan verilmeyen sistemdir.

 

 

Tags: , , ,

Arşivler