Savaş ve Kadın

 

Şiddet kavramı kişinin kendisine, bir başkasına, bir grup veya topluluğa kasıtlı olarak uyguladığı ve yaralanma, ölüm, psikolojik zarar ve mahrum etme ile sonuçlanan veya sonuçlanma olasılığı yüksek olan fiziksel güç ve tehdit olarak tanımlanmaktadır (Krug et al., 2002).

Savaş, denilince akla askerlerin (erkek) ölümleri akla gelir. Savaş, bunun çok daha ötesinde topluma yıkım getirmektedir.

Bir toplu şiddet türü olan ve politik şiddet olarak da adlandırılan savaş; açlık, sefalet, yoksulluk, kadın ve çocukların aşağılanması, tecavüze uğraması, fahişeliğe zorlanması ve ölüm demektir.

İnsanlık tarihi boyunca 15 bin savaşta yaklaşık 4,5 milyar kişinin yok olduğu tahmin edilmektedir. Bu rakam günümüz dünya nüfusunun üçte ikisinden fazladır. Göreli olarak yakın dönemde gerçekleşen II. Dünya Savaşı’nda ise her ulustan 52 milyon insan ölmüş, 34 milyon insan sakat kalmıştır. Son yüzyılın ikinci yarısına kadar olan döneme ait bu bilanço, daha çok ulusal askeri güçler arasında gerçekleşen savaş ve çatışmalara dayalıdır.

Son yüzyılın ikinci yarısından sonra ise ırka, dine veya etnik nedenlere dayalı iç savaşlar ile bölgesel çatışmalar ağırlık kazanmıştır. Bu durum sivil nüfusun büyük ölçüde kurban haline gelmesi ile sonuçlanmıştır. 1990’lı yıllarda savaşın doğrudan ya da dolaylı etkileriyle ölen her 10 kişiden 9’u sivildir (Köker, 2006). Bir diğer kaynağa göre 1989- 1997 yılları arasında 69 ülkede 103 silahlı çatışma yaşanmış olup, bu çatışmaların nüfusun %75’ini etkilediği tahmin edilmektedir. Bu rakamın geçen yüzyıl başlarında yalnızca %5’ler düzeyinde olması, sivil nüfusun yaşadığı tehlikenin ciddiyetini ortaya koymaktadır. Hala savaşlarda ölenlerin büyük çoğunluğunu erkekler oluşturmasına rağmen, kadın ve kız çocukları savaşın birçok olumsuz sonucu ile karşı karşıya kalmaktadır. Birleşmiş Milletlerin 2002 raporuna göre kadınlar ve çocuklar günümüzün silahlı çatışmalarının en büyük kurbanları arasında yer almaktadırlar (Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu-UNFPA, 2006).

20.yüzyılda büyük çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu sivillerin ölüm oranındaki dikkate değer artışın nedeni, savaş teknolojisindeki ve taktiklerindeki değişime bağlanmaktadır. Bu yüzyılda ağır ateş gücüyle birleştirilmiş ve genellikle havadan yapılan yüksek teknolojiye sahip savaş, alanlarda yapılan ordu çarpışmasının yerini almıştır. Askeri strateji olarak ise elektrik ve diğer endüstri santralleri, su dağıtım sistemleri, hastaneler ve iletişim sistemleri gibi sivil alt yapı tesislerini yok etmek için tam isabetli bombardıman denen yola başvurulmaktadır. Bu durum ülkeler arası çatışmaların belirlenmiş bir savaş alanı içerisinde yapılmasını engelleyerek, silahlı savaşçıların öldürmek, tecavüz etmek, terörize etmek ve sınır dışı etmek için sivilleri hedef alması ile sonuçlanmaktadır. Öte yandan kara mayınlarının tarım alanlarına, su kaynaklarına ve pazarların olduğu yollara yerleştirilmesi de kadın ve çocukların ölmesi veya yaralanmasına yol açmaktadır. Dünyada 90 ülkenin sınırlarında mayın bulunmakta olup, her yıl 15.000-20.000 kişi bu nedenle ölmekte veya yaralanmaktadır. Bu kişilerin %70’inden fazlası sivildir (Köker, 2006).

Olayın bir başka yönü de, bazı ülkelerde bulunan kadın askerlerle ilgilidir. Savaşan kadınlar erkek meslektaşlarının cinsel taciz ve tecavüzleri ile karşı karşıya kalmaktadırlar. ABD ordusundaki kadın askerlerin %30’u tecavüze veya tacize uğradıklarını açıklamışlardır. Tecavüze uğrayan bu asker kadınlar ya savaş sırasında ya da savaştan sonra sıklıkla intihar etmektedir. Savaştan yaralı ve sağlam dönen asker kadınlar, bu kez de, ruhsal sorunlarla mücadele etmek zorundadırlar. Gerekli psikolojik yardımı alamayan kadın askerler intihar, evden ve aileden uzaklaşma, herhangi bir işte başarılı olamama ve sonunda evsiz barksız kalma sorunları ile karşı karşıyadırlar (Gürkaynak Collier, 2009).

Savaşın, kadınlar için doğurduğu diğer bir sonuç, sivil kadınların savaş ortamlarında tecavüz, cinsel işkence ve cinsel sömürüye sunuk kalmaları, yani kadınlıklarının istismar edilmesidir. Tecavüzün savaşta silah olarak kullanılması, M.Ö. 2000 yılının başlarına kadar gitmektedir. Başlangıçta yenilmiş halkların kadınlarına tecavüz etmeyi mutlak teslimiyetin göstergesi olarak kullanan işgalci güçler, ardından gasp edilen kadınları hizmetçi köleler olarak kullanmışlardır (Köker, 2006). Son yıllarda başta tecavüz olmak üzere kadınlar ve kız çocuklarının sistematik cinsel istismarı, silahlı çatışmaların, özellikle etnik temizliğe dayalı iç savaşların terör silahlarından biri haline gelmiştir.

İnsan Hakları için Hekimler tarafından 2002 yılında hazırlanan rapora göre, Ruanda’da 1994 yılındaki etnik soykırım süresince tahminen 500.000 kadına tecavüz edilmiştir. 1999 yılında yapılan bir araştırma, araştırmaya katılan kadınların bu dönemde %39’unun tecavüze uğradığını, %72’sinin tecavüze uğrayan kadın bildiklerini ortaya çıkarmıştır. Sierra Leone’de kadınların %50’si tecavüz, işkence ve cinsel köleliği içeren cinsel şiddet görmüştür. Liberya’da kadın ve genç kızların %40’ı kötü muamele kurbanı olmuştur. Bosna’da etnik temizlik kampanyasının bir parçası olarak 1990’lı yıllarda 20.000-50.000 arasında kadın tecavüze uğramış, Kongo’da binlerce kadın ve çocuk toplu tecavüz kurbanı olmuştur. Ağustos 1998-1999 arasında tahmini 23.200 – 45.600 Arnavut asıllı Kosovalı kadın tecavüze uğramıştır (UNFPA, 2006).

Daha yakın döneme ait bilgiler Irak’ta yaşananlara ilişkindir. Başta Ebu Garib Cezaevi olmak üzere, tecavüz kamplarına dönüştürülen cezaevlerinde kadın mahkumların dışarıdan doğum kontrol hapları istedikleri dünya kamuoyunca bilinmektedir. Ayrıca cezaevinden çıkan pek çok kadının kayıplara karıştığı da bilinmektedir. Öte yandan Irak’ta kadına yönelik şiddet, sadece işgalcilerle sınırlı kalmamıştır. İslam dininin namus anlayışı dolayısıyla pek çok Iraklı ailenin, cezaevinde işgalcilerce tecavüze uğramış kızları ile eşlerini kirlenmiş gördükleri için öldürdükleri veya intihara zorladıkları söylenmektedir. Ancak Irak’ta kaç kadının kaçırıldığı, nerelere götürüldüğü, kaç kadının ne tür işkenceler gördüğü henüz netleşmiş değildir (İmak ve Koçak, 2004).

Eski Yugoslavya’da Müslüman kadınların ve Ruanda’da Tutsi’li kadınların, çatışma sırasında tecavüz edilerek katledildiğini gösteren soruşturmalara kadar savaşta tecavüz ve cinsel sömürü sistematik olarak belgelere dökülmemiş ve savaş suçu ve işkencesi olarak kabul edilmemiştir.

Erkeklerin namus anlayışlarını kadın bedeni üzerinden ifade etmeleri, kadınların savaşın bilinçli bir şekilde seçilmiş hedefleri arasında yer almalarına neden olmaktadır. Kadınlar tecavüze uğradıklarında, -hemen her kültürde erkeklerin korumasına muhtaç bir mülk olarak görüldükleri için, erkeklerin (ve ulusun) namusu kirletilmiş olmakta ve bu yolla gerçek düşman olan erkek aşağılanmaktadır. Ancak ne yazık ki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri’nin vurguladığı gibi, “tecavüz savaşlarda bir silah olarak kullanılmaya başlandığında, kız çocukları ve kadınlar üzerindeki etkisi sıklıkla ölüm olmaktadır” (UNICEF, 2004).

Ölümle sonuçlanmayan tecavüzler ise, psikolojik sorunların yanı sıra, bazı fiziksel sağlık sorunlarına da neden olmaktadır. Bunlardan bazıları dış üreme sistemi yırtıkları, kendi kendine düşük yapmanın doğurduğu komplikasyonlar, düşükler, HIV/AIDS de dahil olmak üzere cinsel yolla bulaşan hastalıklara yakalanmadır. Kongo’da dış üreme sistemi yırtıkları binlerce sayıyı aştığı için artık savaş suçu sayılmaktadır. 2003 yılında Liberya’nın Monrovya sağlık kliniğine başvuran kadınların en az bir cinsel yolla bulaşan hastalığa sahip olduğu belirlenmiştir. Ruanda’da, 2000 yılında, 1000 etnik soykırım kurbanının eşi olan kadın üzerinde yapılan bir araştırma, tecavüze uğramış kadınların %67’sinde HIV virüsüne rastlandığını saptanmıştır (UNFPA, 2006).

Askeri eylemlerin bir yönü saldırı ve tecavüz iken diğer bir yönü de fuhuştur. Kadını aşağılamak askeri eğitimlerin bir parçasıdır ve pornografi ile fuhuş askerlerin resmi eğlence aracı olarak onay görmektedir. Ayrıca düzenli yürüyen bir genelev sisteminin erkek cinsel saldırganlığını önleyeceği, orduda cinsel yolla yayılan hastalıkları azaltacağı ve askerlere moral desteği vereceği genel kabul görmektedir. Ancak bu anlayış askeri genelevler, tecavüz kampları ve gittikçe büyüyen fuhuş sektörünü doğurmakta ve beslemektedir. Japon tarihçiler Japon Kraliyet Ordusu’nun II. Dünya Savaşı sırasında çoğunluğu Koreli, Taylandlı ve Filipinli 200.000 kadar genç kızı fahişeliğe zorladığını ortaya çıkarmıştır. Japonya da, savaş sırasında işgal ettiği topraklardaki askerleri için “askeri genelevler” kurup, burada kızları zorla çalıştırdığını kabul etmiştir. Benzer bir şekilde Naziler toplama kamplarının hemen yanında “evler” açarak genç ve güzel kızları burada istihdam etmişler, hamile kalanları ise hemen öldürmüşlerdir.

Barış zamanında güvenlik sağlamak için yapılan girişimler de, benzer sonuçlar doğurmaktadır. ABD’nin savaş caydırıcılığı amacıyla dünyanın çeşitli bölgelerinde kurduğu askeri üsler, askerlerin cinsel gereksinimleri ile konuşlanılan ülkenin bu gereksinimleri karşılama potansiyelini de gündeme getirmektedir. Uluslararası Af Örgütü, NATO’yu ve Birleşmiş Milletler üst düzey yönetimi üyelerini Kosova’daki beyaz kadın ticaretini desteklemekle suçlamaktadır. Bu kapsamda % 80’i 18 yaşın altında (üçte biri de 14 yaşın altında) olan yaklaşık 2.000 kadının, fuhuş sektöründe çalışmaya zorlandığı, 1999 yılındaki NATO müdahalesi öncesinde bölgede yalnızca 19 genelev varken bu sayının 2004 yılında 200’ü bulduğu belirtilmektedir.

Daha da önemlisi kadına yönelik aşağılama ve şiddet bir kez gündeme geldiğinde, yalnız çatışma ve işgal sırasında değil, sivil hayatta da karşılık bulmaktadır.

Dünyada her 150 kişiden biri (toplam 40 milyon insan), savaşlar nedeniyle yurdundan sürülmüş durumdadır ve mülteciler ile sürgün edilenlerin %80’ini kadınlar ve çocuklar oluşturmaktadır. Kadınlar ve çocuklar gerek göç sırasında gerekse yerleştirildikleri mülteci kamplarında, şiddete maruz kalmaktadırlar. Savaştan veya çatışmadan kaçarak başka ülkelerin sınır kapılarına yönelen kadın ve çocuklar genellikle güvenli olmayan mayın döşeli yollarda ya sakat kalmakta ya kaçak mafyası tarafından tecavüze uğrama tehlikesi altında yoluna devam etmekte ya da yardım etme karşılığında cinsel ilişki teklifi ile karşı karşıya kalmaktadır. Mülteci kamplarına ulaşabilenler ise, görevli askerler veya mülteci erkeklerce tecavüze uğramakta, gereksinmelerinin karşılanabilmesi için, cinsel sömürüye maruz kalmaktadır. Batı Afrika mülteci kamplarındaki kadınların büyük bölümünün “Barış Gücü” askerleri ve yardım görevlileri tarafından cinsel olarak sömürüldükleri resmi olarak kayıtlara geçen olaylardandır. Ayrıca malzeme, gıda yardımı ve sağlık hizmetlerinin sunumu sırasında, kadınlar aleyhine cinsiyetçi ayrımcılıklar gözlenebildiği gibi, kadınlar kısıtlı olan gıdadan yararlanmada, ailenin diğer bireylerine öncelik tanıyabilmektedir (İmak ve Koçak, 2004). Veriler kısıtlı olmakla birlikte bu durum, mülteci kadınların ve kız çocuklarının erkeklerden daha yüksek ölüm oranlarına sahip olmalarına neden olmaktadır (Köker, 2006).

Bosna ve Ruanda’da etnik temizlik için yapılan kitlesel tecavüzlerden sonra, 2002 yılında kurulan Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi, savaşlarda kadınlara yönelik cinsel şiddeti ve toplumsal cinsiyet şiddetini savaş suçu olarak kabul etmiştir. Bu çerçevede her iki ülkede de cinsel şiddet “soykırım” suçu kapsamında ele alınmıştır. Nadir bazı yargılamalarda, suçu işleyen askerlerin yanı sıra, amirleri de yargılanmıştır. 1979 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurul Toplantısı’nda kabul edilen “Kadına Yönelik Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi” (CEDAW) kadına yönelik cinsel şiddete karşı hukuki yaptırım öngörmüştür (İmak ve Koçak, 2004).

Sonuç olarak, bütün bu olumlu gelişmelerin ötesinde kadına yönelik militarist şiddetin görünür kılınması ve önlenebilmesi için kadınların ulusal ve uluslararası ölçekte örgütlenmesi ve dayanışması önemli ve gereklidir. Bu örgütlülük, savaşa karşı barışı ve halkların kardeşliğini savunmalı, askeri güçlerin insanlık dışı taciz, tecavüz ve işkence politikaları ile kadınlara yönelik şiddet ve her türlü ayrımcılığa karşı birlikte hareket etmelidir.

Kaynakça

Gürkaynak Collier N. (2009). Savaş ve Kadın. http://www.kanaldhaber.com.tr/HaberDetay.aspx?haberid=568328&catid=33, (3 Mart 2010)

İmak H. ve Koçak F. (2004). NATO’nun savaş ganimeti: Kadınlar

http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTiplD=18ArsivAnalD=20791, (5 Mart 2010).

Kemerli N. 2008. Fethedilecek Bir Obje Olarak Kadın Bedeni. Şiddete Karşı Düşünce Ortamı (Sempozyum Kitabı). 19-20 Nisan 2008. Çağdaş Sanatlar Merkezi. Ankara. Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı, Çankaya Belediyesi, Türkiye Gençlik Federasyonu.

Köker G. (2006). Kadın ve Savaş. http://www.keditor.com/yazilar_14.html, (4 Mart 2010).

Krug, E.G. et al (eds) (2002), World Report on Violence and Health, World Health Organisation, Geneva. http://www.who.int/violence_injury_prevention/violence/world_report/en/summary_en.pdf, (20 Temmuz 2009)

UNFPA (2006). Sexual Violence Against Women and Girls in War and Its Aftermath: Realities, Responses, and Required Resources. A Briefing Paper Prepared for Symposium on Sexual Violence in Conflict and Beyond. 21-23 June 2006. Brussels – Belgium. By Jeanne Ward and Mendy Marsh. UNFPA. http://www.unfpa.org/emergencies/ symposium06/docs/finalbrusselsbriefinpaper.pdf. (3 Mart 2010)

UNICEF – Inter-Parliamentary Union (2004). Child Protection A Handbook for Parliamentarians.

 

* Dr., Ankara Üniversitesi Sağlık Bilimleri Fakültesi Öğretim Görevlisi

Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi

(Tablo ve görsellere PDF üzerinden ulaşabilirsiniz.)

 

Tags: , , ,

Arşivler