O BİZLERDEN BİRİ “Unutulmuş Kurtarıcı”: Philipp Schwartz (1894-1978)

24 Kasım 2014’te Frankfurt’ta Goethe Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesinde Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz anısına dikilen anıtın (stel) açılış töreni yapıldı. Törene Türkiye’nin Frankfurt Başkonsolosu Ufuk Ekici katılarak Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz’ın Türkiye için önemini şu sözlerle anlattı: Ülkemiz için de önemli bir kişilik adına düzenlenen bu etkinliğe katılmaktan hem memnuniyet hem de onur duymaktayım. II. Dünya Savaşı öncesinde ve sırasında çok sayıda Alman Musevi’nin ülkemize sığınmış; büyük önder Atatürk’ün daveti üzerine Prof. Dr. Schwartz ve çok sayıda Alman bilim adamının ülkemize gelerek, ülkemiz kurumlarının, üniversitelerinin yeniden yapılanmalarına önemli katkılar sağlamışlardır. Bundan dolayı kendilerine şükran ve minnet duymaktayız. (1)
Yine bu törende konuşan Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz’ın kızı Susan Frenz-Schwartz konuşmasında özetle, Türkiye’de geçen çocukluk yıllarından ve ailesinden anekdotlar da anlatarak anılarını paylaşmış, birden fazla ülkede yaşamak zorunda kaldıklarından, hiçbir ülkede kök salamadığını, ancak kendisini en rahat, mutlu ve ‘’evinde’’ hissettiği ülkenin de Türkiye olduğunu, kendisini Türk olarak gördüğünü, bugün farklı olmakla birlikte İstanbul’u çok sevdiğini, insanlarıyla, sıcaklığıyla, kültürü ve hayatıyla İstanbul’un Zürih ile karşılaştırılamayacak kadar güzel olduğunu, ailesinin ve diğer Yahudi bilim adamlarının sığınmalarına ve çalışmalarına olanak sağladığı için ülkemize ve insanlarına, ayrıca kendilerini davet ettiği için Mustafa Kemal Atatürk’e minnet borçlu olduklarını vurgulamıştır.
Bu törende Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz, “unutulmuş kurtarıcı” temasıyla anılmıştır. Neden? Çünkü 1933 yılında, Hitler zulmünden İsviçre’ye kaçmak zorunda kaldığında, aynı konumdaki Alman bilim adamlarını örgütlemiştir. Kuruculuğunu ve başkanlığını yaptığı “Yurt Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardımlaşma Derneği (NdWA)” aracılığıyla, yüzlerce can kaygısına düşmüş bilim insanının, yalnızca canlarını kurtarmakla kalmamış onların bilimsel etkinliklerini sürdürmelerine de olanak sağlamıştır. Bu topluluğun en büyük başarısı, “üniversite”sini kurmakta olan Türkiye Cumhuriyeti’ne zaman içinde 300 bilim insanını yerleştirmesi olmuştur.
O, Hitler zulmünden kaçanlar için bir “kurtarıcı”; genç Türkiye Cumhuriyeti için, üniversitenin kuruluşunun “olmazsa olmaz”ı; seçkin bilim insanlarının Türkiye’ye yönlendirilmesine ön ayak olan bir “önder”dir. “Yurt Dışındaki Alman Bilim Adamları Yardımlaşma Derneği (NdWA)” ile yapılan anlaşmanın bir ön koşulu olarak kendisi de Türkiye’ye gelen ve 19 yıl canla başla görev yapan Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz, bizden biridir. Üniversitenin kuruluşunda harcı, her bir adımında da emeği vardır.
O, Hitler zulmünden kaçanlar için bir “kurtarıcı”dır. Birçok örnekten yalnızca biri : “Sözleşme 7 Ekim 1933 tarihini taşıyordu ve kayıtlar, kesinlikle Prof. Dr. Philipp Schwartz’ın çabaları sonunda, Kantorowicz’in karısı, iki oğlu ve iki kızıyla birlikte toplama kampından çıkarılarak İstanbul’a getirildiğini gösteriyor.” (2) Bunun anlamı açıktır: Dünyaca ünlü diş hekimliği profesörü ölümün kıyısından dönmüş ve Türkiye’de bilimsel çalışmalarını sürdürmüştür.
Yıl 1933. Prof. Dr. Philipp Schwartz 39 yaşında. Ankara’da Milli Eğitim Bakanı’ndan alınan bir randevuda, “Yurtdışındaki Alman Bilim adamları Acil İhtiyaç Birliği”nin Başkanı olarak, 3 bilim insanını Türkiye’nin kabul etmesini önerecek. İsviçre’deki arkadaşları, heyecan içinde bu görüşmenin sonucunu bekliyor.
Anılarında Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz şöyle yazıyor : “Ankara’da uzun bir masa. Masanın başında Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip. Sağ yanında hükümetin “üniversite reformu danışmanı” Prof. Dr. Albert Malche, onun yanındaki koltuk boş bırakılmış. Masanın çevresindeki diğer koltuklara Bakanlık yetkilileri oturmuşlar. Tam saat 14.00’te salona girdiğimde, hepsi hazır, beni bekliyordu ve bana boş koltuğu işaret ettiler. Tam yedi saat, soluğumu tutmuş, Fransızca olarak yürütülen bu önemli toplantıda sorulara yanıt yetiştirmeye çalışıyordum. Ama saat 21.00’de toplantıdan çıktığımda, benden büyük bir merakla haber bekleyen İsviçre’deki arkadaşlarıma telgraf çektim : “Üç değil, otuz.” Otuz sonra üçyüz oldu.” (3)
Masanın başında oturan üç kişi, Reşit Galip, Prof. Dr. A. Malche ve Prof. Dr. P. Schwartz, doğmakta olan “üniversite”nin üç öncüsüydü. Ama bir süre sonra Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz yalnız kalacaktı; ama yılmayacaktı ve mücadeleyi bırakmayacaktı.
Henüz dersler başlamadan Milli Eğitim Bakanı Dr. Reşit Galip istifa etmek zorunda kalmıştı; bir süre sonra bu gelişmeleri protesto eden Prof. Dr. A. Malche Türkiye’den ayrılmıştı.
“1933-34 kış dönemi yaklaşıyordu… Tıp Fakültesi için düzenlenmiş bir ders planı yapılması gerekiyordu. Fakat ne yazık ki tüm çabalarımız yanıtsız kalıp, yavaş yavaş silindiği gibi, bir yandan da yönetimdeki karışıklığı kamçılamak için kötüye kullanılıyordu. Morfoloji Enstitüsü’nün inşaatını bitmiş gibi gösteren açık rüşvet ve yolsuzluk olaylarına karşı takındığım tavır ve protestolarım yanıtsız kaldı. Bakan üniversiteyi ziyaret etti. Enstitünün boş koridorlarını dolaşıp saygı dolu ve çekimser istek ve şikayetleri sessizce dinledi. Ortada başvurulacak kimse yoktu… Profesör Malche’nin ayrılması da benim amacımdan döndürmedi. Biliyordum ki, biri için bu reformların başarısı hayati önem taşıyordu ve bu yüzden de o zaten gerekli zamanda müdahale edecekti. İşte şimdi müdahale zamanıydı!
Devlet Başkanı Atatürk’ü durum hakkında bilgilendirmeye çalıştım. Prof. Malche’nin gidişi genel olarak sonun başlangıcı olarak algılanıyordu. Beklendiği üzere. Cumhurbaşkanı da Malche’nin protestosundan haberdardı.
1934 Şubat sonu, Dr. Günzberg’in evinde, Cumhurbaşkanının arkadaşı ve bir çalışanı olan General Ali Fuad’a rastladım. Uzun bir sohbet sırasında, tüm deneyimlerimden bahsetmemi istedi. Onu bir hafta sonra tekrar gördüm. Neler yapılması gerektiği hakkında benim düşüncelerimi istiyordu. ‘Her şeye baştan başlamak’ cevabını verdim.
Kış ve yaz dönemleri arasındaki tatilde, Üniversite Rektörü ve Tıp Fakültesinin dekanı görevlerinden çekildiklerini açıkladılar. Hukukçu ve yetenekli bir yönetici olan yeni Rektör Cemil Bey, Ankara’dan reformlarla ilgili hiçbir tereddüt ve soruna göz yummama gibi açık ve sert bir emir alarak gönderilmişti. (Schwartz, s. 85 ve 88)
Prof. Dr. Cemil Bilsel, Ankara Hukuk Fakültesinin kurucu dekanı olup, 10 yıl süreyle bu görevi sürdürmüştür. Onun gelişi ile çok şey değişti… “ (4)
“1934 ortalarında Dr. Gunzberg’in evinde Ekonomi Bakanı Celal Bey ile randevulaşmıştık. Celal bey bana Türk ekonomisini modernleştirmek için yetenekli bir grup uzman arayışında yardım edip edemeyeceğimi sordu. (…) Bakan yapılacaklar listesini kurşun kalemle yazılı bir kağıttan okuyordu. (…) Bakanın dolaysız yoldan benimle açık açık konuşması, bana planları gerçekleştirmede yardımcı olacağım konusunda olan güveni beni derinden etkiledi. (…) Yıl 1934’tü. Yani Roosvelt’ten de önce Mustafa Kemal ve arkadaşları, temeli vatandaş özgürlüğüne dayanan bir devlette, ekonomik planlamanın önemini görmüşlerdi.” Görev 7 Aralık 1934’te tamamlandı. (4)
“Dünya savaşından hemen önce, Avusturya ve Çekoslavakya işgal edildikten sonra… Türk hükümeti tarafında üç kez Londra’ya gönderildim. Türk Cumhurbaşkanı, diplomatlar aracılığıyla İngiliz ve Fransız yönetimlerini, olası bir savaş tehlikesine karşı alarma geçirmeye çalışmıştı. Bunun yanı sıra, onların yanında olduğuna ve Almanya ile her an ilişkileri kesmeye hazır bulunduğuna dair açıklama da yapmıştı(4).
Prof. Schwartz, bir yandan bu genel sorunlarla uğraşırken bir yandan da, üniversite içerisinde kurduğu Patolojik Anatomi Enstitüsü ve eğitim çalışmalarını sürdürmekteydi. Sözleşmede söz verildiği gibi, iki yıl içerisinde Türkçe öğrenerek derslerini Türkçe anlatmaya başladı. Türkiye’nin dört bir tarafındaki hastanelerden toplanan “materyal”ler ile açılan müzeyi geliştirerek sürdürdü. Bunlar için gereksinme duyduğu ek personeli, başarılı öğrencilerden, gönüllü öğrenci asistan olarak yararlanarak karşılıyordu (5,7).
KUTU No.1 – Saptamalar:
• Üniversitenin yönetimi yetersizdir.
• Üniversitede yabancı dil eğitimi yetersizdir…
• Üniversiteye alınan öğrenci sayısı azaltılmamalıdır. Azalttıkça bunların seçimi sorunu büyümektedir. Azaltma yerine arttırma durumunda alınması gereken önlemler üzerinde durulmalıdır.
• Üniversite bütçesi yetersizdir. Öğrenci katkısına başvurulmasının sağladığı yarar çok azdır; ama öğrenciden “ayırımcılık” hissi ile topladığı tepki çok büyüktür. Buna yönetsel ve genel bütçe düzeyinde çözüm üretilmelidir.
• Üniversite özerkliğinin, yalnızca üniversite yönetimini ve öğretim üyelerini kapsadığı sanılmamalıdır. Üniversite özerkliğinin ilk ve en önemli koşulu, olgunluk sınavını kazananların, istedikleri gibi (yani özerk olarak) yüksek bilim kaynaklarına ulaşmalarının sağlanmasıdır.
KUTU No. 2 – Sonuçlar:
1933 yılında çağdaş ve yüksek donanımlı bir üniversite kurulmuştur. Ama geçen süre içinde bir yandan, yıpranmasının önüne geçilmemiş ve öte yandan çağın gerektirdiği gibi gelişmesi sağlanamamıştır. Öte yandan, 1933 yılında tasarlanan öğrenci sayısının iki katına ulaşılmıştır. Üstelik yeni yetişen öğretim elemanlarında da disiplin ve hizmet coşkusu azalmıştır.
KUTU No.3 – Öneriler:
Bugün varılan noktada yapılacaklar şunlardır:
a) Üniversiteye girmek isteyen ve olgunluk sınavını veren herkes alınmalıdır. Genç ve devrimci atılımlar içerisinde bulunan bir ülkede, ilkokul ve lise eğitiminin geliştirilmesi yaşamsal önem taşır. Bu eğitim aşamalarından geçen, olgunluk sınavını veren öğrencilerin gereksinmesini karşılamamak olmaz. Ülkemizin, diğerlerinden çok daha fazla aydına gereksinmesi vardır.
b) Yurtlar kaldırılmalıdır. Yurtlar için devletin ödediği parayı, öğrencilerin eline verelim; bunu bazı başarı ölçütlerine bağlayalım. Onlar kendi geleceklerinin sorumluluğunu üstleneceklerdir. Çünkü yurtlar, “sıradan bir yaşayış düzeyinin, memur zihniyetiyle bir çeşit hükümet kollektivizminin kuluçkaları”dır. Öyle ki, bugünkü uygulama, tembelliği, kabullenişi ve kurnazlığı beslemektedir.
c) Üniversite gençliğinin özgüven kazanabilmesinin ilk koşulu, aralarından bilimsel araştırma kariyerine uygun olanların, sayısı ne kadar çok olursa olsun, tümünün üniversite kadrolarına katılmasıdır. Bu sağlanamazsa, ülke değerlerini yitirir; ya yaşam onları törpüler, ya da değerlerini bilen ülkelere göç ederler.
d) Askerlik sorunu: Geleneksel asker yetiştirme yöntemleri ile aydınların normal ve makul düşünce biçimlerinin bozmadan, bireysel girişim yetilerinin gelişmesi olanaklarını koruyarak çözüm bulunmalıdır. Elastik ve daha verimli bir sistem uygulanmalıdır.
e) Hükümet hala yabancı ülkelere öğrenci göndermektedir. Ya öğrenim giderlerini karşılamakta ya da döviz izni gibi oldukça pahalı bir armağan vermektedir. Onun yerine, üniversite eğitimini tamamlayanlara yurt dışı eğitiminde tanınan olanaklar genişletilmeli; ancak çok sıkı denetlenmelidirler.
f) Öğretim üyelerinin tüm işi, öğretim ve araştırma olmalıdır. Hiçbir öğretim üyesi, öğrencisini hakir göremez, hiçe sayamaz; çünkü varlık nedeni ve gelişiminin anahtarı öğrencisidir. O, yaşamını bilime ve öğretime adamıştır. Ancak ona yakışan bir yaşam biçimi ve sosyal güvenlik sağlanmalıdır. Hükümet, öğretim üyelerini el üstünde tuttukça, çok daha kazançlı çıkar.
g) 1933 yılında başlanan üniversite reformu, yeniden başlatılmalıdır.
• Bugün üniversitemizde görev verilen yabancı profesörlerle, 1933 yılında göreve davet edilenler arasında büyük bir düzey farkı vardır.
• Eğer eksikler tamamlanacaksa (ya da reform yeniden başlatılacaksa), 1933’de davet edilenler düzeyinde yabancı profesörlere görev verilmelidir. Hem Türkiye’nin koşulları, bu istihdamı sağlayabilmek için daha elverişli; hem de dünyanın koşulları 35- 40 yaşlarında bu nitelikte profesörleri bulabilmek için, daha elverişlidir. Böylece Türkiye, bilimsel yetilerini kanıtlamış, eylemci, yaratıcı bilim insanlarının ülkesi olabilir.
• Bir ülkenin milyonları çalışır, yorulur, eziyet çeker, özveride bulunur. Bütün bu çaba bir “üstün yetenekli” insanı ortaya çıkarmak içindir. Bu “üstün yetenek” o ülke için bir ödüldür. Herkes, onun yetişip gelişmesi için çabalar. Ozanlar, yazarlar, heykeltraşlar, ressamlar, müzik-severler, doğayı ve insanı bize tanıtan insanlar olmasaydı, nasıl bir yaşam olurdu?
• Ama dünyaya huzursuzluk, istikrarsızlık egemen. Bu yüzden “üstün yetenek”ler kendini gizlemiş ve sinmiş durumdalar.
• Bunları bulmak ve bizim genç, güzel ve geleceğinin insanlığın en yüksek amaçlarını arayan Türkiyemize getirmek iyi olmaz mı?
• Yabancı “üstün yetenekli gençler”in para dışında beklentileri vardır. Uyumlu ortamlarda ve koşullarda yaşamak ve çalışmak isterler. Bundan daha büyük bir kazanç olabilir mi?
• Üniversitelerin bazı kürsülerinde, sürekli görev yapacak yabancı profesörler dışında, dünyaca ünlü profesörler de zaman zaman ülkeye davet edilmelidir. Bu ünlü profesörlerce de, bir övünç kaynağı olarak algılandığı için, bu tip görevler kabul edilmektedir. Karşılığında çok yüksek ücretler de beklemezler. Olanaklarımız yılda 10-15 ünlü yabancı profesörü konuk etmeye yetecektir. Bu sağlanırsa, hem yurt içinde hem yurt dışında bir çekim merkezi oluşturulur.
• Üniversitemizin gelişim düzeyini ve derecesini otomatik olarak düzenleyecek ve denetleyecek mekanizmalara şiddetle gereksinme vardır. İşte bir kaç aylığına ülkemize gelen konuk “ünlü yabancı profesörler” bunu sağlayabilir.
• Bütün bu önlemler sonucunda, Türkiye de uluslararası bilim akımlarına önemli bir özne olarak katılacak ve ilk zamanlarda belki yalnız alıcı olarak görev yapacak olan ülkemiz, kısa bir zaman sonra uluslararası bilim yaşamı için, vazgeçilmez verici bir özne olacaktır. Türkiye’nin bilime karşı göstereceği içten saygı sayesinde, burada toplanacak dünyanın “seçkin” bilim insanları, Türk gençliğindeki “kifayetsizlik hissi”nin giderilmesine; “özgüven”lerinin güçlenmesine ve gerçek bir ülkü doğrultusunda gelişmesine katkıda bulunacaktır.
• Bugün bir başka açığımız teknisyen konusundadır. Teknisyenler olmadan, üniversitenin düzeyini yükseltmemiz olanaksızdır. Ama üniversitelerdeki personel ücret politikası yanlıştır; değerli elemanlarını tutma olanağı yoktur. Önce yabancı teknik elemanlarla hizmeti desteklemelidir. Ancak, ondan sonra, kurulacak teknisyen okullarında çok yetkin yardımcı elemanlar yetiştirme olanağı bulunabilecektir. Yeter ki, onlara layık oldukları ücretler verilsin. (8)
Schwartz’ın uyguladığı eğitim programı, öncekilerden farklı olarak, öğrenciyi önce pratikle buluşturan, sonraki sömestrde teorik desteği devreye sokan, öğrencinin küçük gruplar halinde daha dersin başlangıç aşamasında pratiğin içine çekildiği ve eğitiminin sonuna dek patoloji ile içiçe oldukları bir modeldi. Bu modelin klinik dallarla işbirliğini öne çıkarışı, günümüzde “interaktif eğitim” olarak nitelenen, öğrenciyle etkileşime zemin hazırlayan yapı taşıyışı, açıktır ki o dönem için oldukça yeniikçi bir yaklaşımdı (7).
Frankfurt Üniversitesinde bulunduğu yıllar özellikle nöropatoloji araştırmalarına ağırlık veren Schwartz. İstanbul Üniversitesinde uzun yıllar sürdürdüğü öğretim ve yöneticilik görevi sırasında patoloji öğretimini kuramsal ağırlıklı olmaktan kurtarıp, uygulamalı çalışmalara ortam hazırlamış, daha önceki dönemde çok kısıtlı olan otopsi çalışmalarına eğitim programı içinde geniş yer vermiştir. Ayrıca İÜTF’de ilk kez klinik-patoloji derslerini başlatan, çeşitli kentlerdeki devlet ve belediye hastanelerinden derlenmiş ilginç biyopsi ve otopsi örneklerinin üniversiteye gönderilmesini sağlayarak Patolojik Anatomi Enstitüsü’ne zengin bir arşiv kazandıran Schwartz’ın tüberküloz konusundaki incelemeleri de patoloji eğitiminde uzun yıllar temel başvuru kitabı sayılmıştır. 1933 yılında kendisiyle birlikte Türkiye’ye gelen ve Genel ve Eksperimental (Deneysel) Patoloji Enstitüsü’nün profesörlüğüne atanmış olan Oberndorfer’in 1944’te ölmesi üzerine birleştirilen bu iki kürsünün başkanlığını 1953’e değin sürdürdü. (6)
28 Nisan 1948’te Türkiye Cumhuriyeti uyruğuna geçti. Schwartz, isteklerini ve gördüğü yanlışlıkları ya da başarıları mutlaka raporlar halinde üniversite yönetimine duyururdu. Söz gelimi, 12.5.1938 tarihli faaliyet raporunda, verdikleri eğitimden memnuniyetini dile getirir. Öğrenciler, teorik ve pratik derslerden başka, postalar halinde sabahları öğleye kadar otopsi ve histoloji kurslarına devam etmiştir. Bu uygulamalı çalışma programının, diğer yabancı ülkelerle kıyaslandığında daha başarılı olduğu görüşünde olduğunu açıklar (7).
Son olarak 1951 yılında uzunca bir rapor hazırladı. Bu raporda önemli saptamalarda bulundu; sonuçlara vardı ve önerilerde bulundu. Bu önemli saptama+sonuç+öneriler için bakınız: KUTU No.1, 2, 3.
Ama değişen bir şey olmadı.
Bütün sıraladığımız örnekler, Prof. Schwartz’ın nasıl gönülden ülkemizin iyiliği için kendini paraladığını ve tüm enerjisini kullandığını ortaya koymaktadır. Yalnızca bir bilim adamı olarak kalmamış, bir hükümet danışmanı ve bir iyi niyet elçisi olarak da davranmıştı.
Ord. Prof. Dr. Philipp Schwartz, 28 Nisan 1948’de T.C. Uyruğuna geçmiş olmasına karşın, ülkemizdeki çalışmalarını 1953 yılında noktalayarak, A.B.D. Pennsylvania Warren State Hospitalda Patolojik Anatomi Araştırma Enstitüsü Direktörlüğü’nü üstlendi. 1 Aralık 1977’de Florida’da yaşama gözlerini yumdu (7).

KAYNAKLAR:
(1) T.C. Büyükelçiliği (Almanya) : Büyükelçilik Duyurusu, 25.11.2014
(2) Reisman A. (2011): Nazizmden Kaçanlar ve Atatürk’ün Vizyonu, T.İş Bankası Kültür Yayınları, No.2081, s.407
(3) Fişek A.G. (2014) : 1933 Üniversite “Reformu” (Akpınar T. ve ark.: Cumhuriyet’in Anıt Kurumu Üniversite, Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Yayını Ankara 2014 içinde) s.99
(4) Schwartz P. (2003) : Kader Birliği, Belge Yayınları, İstanbul. s.84-85 ve s.100
(5) Fişek Nusret H. : Kişisel görüşme.
(6) http://www.filozof.net/Turkce/tarih/ tarihi-kisilikler-sahsiyetler/43271-philippschwartzkimdir-hayat-eserleri-hakk-nda-bilgi. Html
(7) Namal A. (2003) : Ord.Prof. Dr.Philipp Schwartz’ın (1894-1977) İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Patoloji Eğitimine Katkıları, Türk Patoji Dergisi 19 (1-2): 1-6 .
(8) Fişek A.G. (2014) : Anıtsallığın Sonu 1946 (Akpınar T. ve ark. (2014): Cumhuriyet’in Anıt Kurumu Üniversite, Fişek Enstitüsü Çalışan Çocuklar Bilim ve Eylem Merkezi Vakfı Yayını Ankara 2014 içinde) s.169
TÜRKİYE’DE YAYINLADIĞI BAŞLICA YAPITLARI:
Ülkemizde bulunduğu 19 yıl içinde 17’si yurt dışı 13’ü yurt içi dergilerinde yayınlanan 30 makale, her biri bir kaç kez basılan 8 kitap kaleme aldı.
• Pathologia Anatomia, 1939
• İltihap
• Selim ve Habis Urlar
• Hemoblastozlar
• Genel Histopatoloji
• Özel Histopatoloji
• İnsan Akciğer Veremi Bilgisine Giriş, 1940
• Otopsi Tekniği, (R. Rössler ve M. Yenerman ile), 1944
• Tüberkülozun Başlangıç Devrinde Reenfeksiyon, 1949.
(Tablo ve görsellere PDF üzerinden ulaşabilirsiniz.)

Tags: , ,

Arşivler