Kemeraltı

Edremit’ten, Bodrum’a, Urla’dan, Kula’ya, Ağustos-Eylül aylarında, herkesin aklına farklı bir İzmir düşer. Fuar’ı, Kordon’u, Kemeraltı’sı ve Basmane’siyle kimlerin hayallerini süslememiştir ki? Ama Kemeraltı’nın yeri başkadır ve hepsinden ayrıcalıklıdır.
Çocukların, annelerin, gelinlik çağında kızların, damat adayı delikanlıların ve belki de en çok babaların; varsıl-yoksul tüm babaların geçmişinde, mutlaka bir iz bırakmıştır Kemeraltı. Bayram önceleri, harman sonları, tütün, pamuk, incir, zeytin; hasılı Ege’nin nimetlerinin paraya dönüştüğü günlerde, orta ve alt gelir gruplarının uğrak yeridir Kemeraltı. Ege’nin bereketi, Kemeraltı esnafının da kazancı ve geleceğidir kuşkusuz.
Derlerdi ki, çok zengin bir ”Arap” (O zamanlar da nedense zenginlik Araplara mahsustu) Kemeraltı’nın zenginliğini duymuş ve demiş ki, ”Ben orayı alacağım!”. Gelmiş, almaya başlamış ve ikinci sokağın başında parası tükenmiş. Biz çocuklar bunu, birbirimize şehvetle anlatır, varsıllığı ile “Arap”ı pes ettiren İzmir’imizle gurur duyardık.
Çocukların akşamdan başlayan heyecanı, zamanın ve kasabanın en hızlı ulaşım aracı, Ali Amcanın “Austin” marka otobüsüne (büyüklerin dilindeki adıyla “vesait”) binerken doruğa ulaşırdı. İzmir’e gidiliyor, şakası yok. Aylardır beklenen yolculuk, gerçekleşmek üzere. Bu yolculuk aramızda haftalarca konuşulacak, aynı şeyler defalarca birbirimize/kendimize anlatılacaktır ballandırarak.
Hayalleri süsleyen elbiseler, ayakkabılar yanında, anne-babanın aklında olmayan ama her çocuğun hayalini süsleyen fazladan bir şey, belki biraz şımarıklık, gözyaşı veya duruma göre belki şirretlik kullanılarak aldırılacaktır. Başarabildiğimizde, fiyakamızdan geçilmezdi. Yada, istemeden daha azına hüzünlü razı oluşlar.
O zamanlar otobüs garajı Basmane’deydi. Çevre il ve ilçelerin insanları birbirlerini kaybetme telaşı arasında, burada rastlaşır, burada ayrılırlardı…
Garajlardan Kemeraltı’na yürüyüş, ayrı bir şenliktir her zaman. İçimizdeki kaybolma korkusunun dehşetini, büyüklerin eline–eteğine sıkıca yapışıp atlatmaya çalışırken, çevredeki insan ve mekanların görüntülerini beynimiz sünger gibi emerdi. Kasabanın aşina-aşınmış yüzlerinden sonra bu kadar tip insanın incelenip, kaydedilmesi ilginç; ilginç olduğu kadar da zordu. Kemeraltı’na yaklaştıkça sokaklarda yürümek zorlaşır, insan seslerinin uğultusundan, havada uçuşan anlamlı-anlamsız sözlerden ürker, daha yakın durmaya çalışarak, tutunmaktan terlemiş ellerimizi, korkulu bir telaşla diğeriyle değiştirirdik.
Çığırtkanlar şimdiki gibi saldırgan ve edepsiz değildiler. Yumuşak ve belli ki denenmiş ikna edici kelimeler özenle seçilir, müşteri özenle dükkana çekilmeye çalışılırdı. Terbiyeli, saygılı, taciz sayılacak mesafeyi iyi bilirlerdi.
Büyük yangına ve mübadeleye rağmen, dükkan sahipleri, çoğunluk Rum yada Yahudi cemaatinden ama tezgahtarlar, mutlaka Türk olurdu. Dükkan sahibi, çok gerekmedikçe ortalarda görünmez, ancak bir kaç defa gelinip tanışılmışsa hal-hatır sormak ve o yılın ürün verimine, fiyatına ilişkin sorularla sohbet ortamı yaratırdı. Savaşın ve mübadelenin izleri, aradan kırk yıl geçmesine rağmen, belli ki silinememişti.
İster ilk, ister iki, üç olsun, müşteri dükkana girdiyse hemen buyur edilip oturtulur, telaş gösterisiyle çay yada kahve getirmesi için akranımız çırak, bir yerlere yollanırdı. Çırağın o kadar çayı-kahveyi kırmadan /dökmeden, insan seli içinden geçirip dükkana getirmesi beni dehşete düşürür, asla yapamayacağımı düşündüğüm bu beceri karşısında, akranımı içten içe takdir ederdim. Eee, ne de olsa O “Fırlama İzmirli”ydi.
Hal–hatır faslı sürerken, gözleriyle etrafı kolaçan edip neler aldırabilirim hesabındaki “Küçük Bey” veya ”Küçük Hanımefendi”lerin arzuları anlaşılmaya çalışılırdı tezgahtarlar tarafından. Bu hitap tarzı, “eski” Rum yada Yahudi tezgahtarlardan edinilmiş olsa gerek. Hedef küçük ama, zorlu! Onların gönlünü yapan tezgahtar satışı garantilemiş sayılır ve dolayısıyla “Küçük” ler önemlidir.
Erkek elbiseleri, basık tavanlı, her yanı tıklım-tıkış üst katta olurdu nedense. Vitrinler ve giriş katı ise, genellikle bayanlar için düzenlenmiştir. Yünlü, basma, pazen, patiska, her cins kumaşın apre kokusu, Kemeraltı’nın iliklerine yıllar önce sinmiştir. Sabah dükkanlar açılır açılmaz, bütün gece hapsolmuş bu kokular özgürce sokaklarda dolaşmaya başlar, gelenlerin başını döndürürdü.
O bayram, “ takım elbise”nin “uygun görülmüş” olmasından, yaşımın iki haneli rakamlara ulaştığını ve tütünün iyi para ettiğini anlıyorum.
Üst kata çıkıldı. İki insanın zor geçebildiği, sarı ışıklı cılız ampullerin tüm çabasına rağmen, akşam alacası loş ortamda, renkler ve desenler birbirine karışmaktadır. Siyahlar daha siyah, kahveler koyu, açık renkler bulanık, tuhaf yansıyor gözlere. Biraz beğenilen kumaşın gerçek rengi, sokağa çıkarılıp gün ışığında anlaşılabilirdi. “Seneye de giyer!” cümlesi, satışı garantilemek için çok kullanılan ve ailelerden de onay gören, ama çocukları illet eden bir klişedir. Elbise bir beden büyük alınacak anlamına gelir. Nedense kendileri tam bedenlerine uygun olanı alırlar.
Türbe yeşili, yünlü bir takımı, inat ve ısrarla bedenime uydurmaya çalışan o tezgahtarı zaten hiç sevmemiştim. Tuhaf bir şekilde Babam da ona arka çıkıyor, bütün itirazlarıma rağmen, “Küçük Bey’e çok yakıştığı”nda hemfikirdiler. Kendimi o elbise içinde hayal edince, dehşete kapılıp terlemeye başladım ama galiba kurtuluş yoktu. Karar verildi, aşağıya inildi. Şimdi kıran-kırana fiyat pazarlığı başlıyor. Tezgahtar fiyatı söyler söylemez Babam itiraz ediyor. Oh!, kurtuldum, bu berbat şeyden!… Ama hayır, alçak herif hemen fiyatı indiriyor bir miktar daha. Mümkün değil ! Babam kabul etmiyor ve yine bir indirim. Pazarlık yarım saat sürüyor aralıklarla ve Babamın dediği oluyor. Bir an o kötü elbiseyi unutup “alçak” tezgahtara acıyor, kandırdığı için Babama kızıyor, hatta utanıyorum. Ödeyip sokağa çıkıyor ve bir süre yürüyoruz. O iğrenç yeşil takımın içinde görüyorum kendimi ve dükkanda, utancımdan tuttuğum gözyaşları, sel olup akmaya başlıyor gözlerimden. Annem-Babam şaşkın, ne olduğunu soruyor. Hıçkırıklarım konuşmamı engelliyor, arada bir “İstemiyorum!” diyebiliyorum. Fark ediyor yada hissediyorlar, geri dönüyoruz. “Ben girmem oraya !” inadım sonuç veriyor.O dükkana girmiyorum. Sokağın başında bekliyorum. Bayramı “takımsız” geçirmeye razıyım, yeter ki “o takım” olmasın. Dükkandan elleri boş çıktıklarını görünce, rahatlıyorum. Başka bir dükkandan, benim istediğim alınıyor.
“Ben” olmanın tadına varıyorum ki bu öğrenilmiş, keşfedilmiş çocuk fırsatçılığını çok iyi değerlendireceğim.
Kavafların kokusu geliyor ince ince. Demek ki, ayakkabı da alınacak.
Deri, kösele ve boya kokularına aşinayım çünkü Abim, Kenan Usta’nın kalfası. Sokaklara taşmış tezgahlarda, renk renk, boy boy, enva-i çeşit kunduralar, terlikler, çizmeler. Hepsi el yapımı. Sadece sayalar makine ile dikiliyor ki o da çok yeni. Bodrum katlarına sıkıştırılmış imalathanelerden çekiç sesleri, boya, deri ve çiriş kokuları yayılıyor sokaklara . Yaşıtlarım çıraklar, bizlere bir şeyler yetiştirmenin telaşıyla, gelen bayramın farkında değil veya değilmiş gibi yapıyorlar. Birbirimize bakmıyor yada bakmıyor gibi yapıyoruz, sözleşmiş gibi. Onların elbiseleri ayakkabıları; “bayramlıkları” ne zaman alınacak ki? Elbise alımında oynanan oyun, ayakkabıda tekrarlanıyor, ama öğrendim artık direnmeyi…
Bu kokular, bu sesler, beni her zaman Kemeraltı’na götürür: Çocukluğumun en renkli ve en keyifli günlerini yaşatır biraz hüzünlü olsa da.

Tags: ,

Arşivler