CUMHURİYETİN AYDINLIK İNSANLARI BİZİM EN ÜSTÜN DEĞERLERİMİZDİR 

 

Onlar bizim değerlerimiz… Cumhuriyeti nasıl adım adım kurduklarını öğreniyoruz. Karşılaştıkları zorlukları, bir ülkü uğruna ne büyük özverilere katlandıklarını görüyoruz. Aynı zamanda onların eylemi, Cumhuriyet’in nasıl çok dallı bir ÇINAR ağacı olduğunu bir kez daha gösteriyor. Ama bir yönüyle de onların değerlerini bildiğimizi ve bunun kuşaktan kuşağa sürmesi gerektiğini de, herkese göstermek istiyoruz.  

Cumhuriyet İnsanları Portre Galerimiz altı bölümden oluşuyor. Her birinin gerekçelerini aşağıda bulacaksınız. Ama yaşam öykülerine ulaşmak istiyorsanız, hiç beklemeyin, aşağıdaki web adresinden onların dünyasına doğru kısa bir yolculuk yapın.  

http://portreler.fisek.org.tr/ 

AZ ZAMANDA ÇOK İŞLER YAPTI: 

Milli Eğitim Bakanlarından Hasan Ali Yücel, ülkemizde, büyük işler başaran milli eğitim bakanlarının görev ömürlerinin hep çok kısa olduğuna dikkat çekmektedir. Bu kendisi için de geçerlidir. Vasıf Çınar, “Eğitim ve Öğretim Birliği Yasası”nı çıkaran Milli Eğitim Bakanı’dır. Mustafa Necati, milli eğitim meşalesinin ve “yenileştirilmiş” okulların yurt yüzeyine yayılmasını temsil eden Milli Eğitim Bakanı’dır. Reşit Galip, Atatürk’ün “Az zamanda çok işler yaptık” dediği yıl, Milli Eğitim Bakanı’ydı ve başta üniversite reformu olmak üzere, bugüne dek gelen eserler bıraktı; daha sonra başarılan ölmez eserlerin tohumlarını attı. Bunu yalnız milli eğitim çevresine değil, tüm ilerici atılımları yapan “üstün değer”lerimiz için genelleyebiliriz. Bu bölümde, çok kısa bir zaman diliminde yaptıklarıyla ülkemizde derin izler yaratan “Cumhuriyet Aydınları”nın yaşam öykülerini okuyacaksınız. 

Örneğin : “Cebeci Asri (Çağdaş) Mezarlığının 4 No.lu kapısından girin. Düz yürürseniz, ortasında yuvarlak bir çiçeklik bulunan bir alana varırsınız. Bu alanda, ilk gözünüze çarpan mezar, her zaman üstünde taze çiçeğin bulunduğu Uğur Mumcu’nun mezarıdır. Bu alana beş yol açılır; siz geldiğiniz yola en yakın olanına girmelisiniz. Biraz yürürseniz, yine ortasında yuvarlak bir çiçeklik bulunan yeni bir alana varırsınız. Burada dikkatinizi çeken, mütevazi ama vakur bir biçimde yanyana duran üç benzer mezar olacaktır. Bu mezarlarda, Cumhuriyet’in en seçkin üç Milli Eğitim Bakanı yatar: Vasıf Çınar, Mustafa Necati, Reşit Galip.” 

SSK’NIN TANIKLARI : 

Kurumun tarihi boyunca o çatıda bulunmuş, emeğiyle, kavgasıyla, sevinciyle vs unsurlarla o Kurumda zaman geçirmiş insanların Kurum hakkındaki düşünceleri, duyguları, anılarını sistemli bir şekilde toplamak istiyoruz. Kurumlar içinde çalışanlarıyla varolur ve kendilerini ifade ederler. Kurumun durumunu, eksikliklerini en iyi bilen yine Kurum çalışanlarıdır. Kurum içindeki aksaklıkları, sorunları görebilmiş, bu doğrultuda çeşitli anılara sahip kişilerle konuşarak, hem onların yaşadıkları olayları dinlemek, hem fikirlerini açıklamalarını sağlamak, hem de onlara unutulmadıklarını hissettirmek, bunların sonucunda da çıkarımlar yapabilmek, bu kişilerin deneyimlerini, anılarını ortaya koymaktır. Yaşayan tanıkların, tanıklıklarının sonsuza değin yaşatılması amaçlanmıştır. 

Örneğin Prof.Dr.Cahit Talas’ın Tanıklığı : “Türkiye, Osmanlıdan sosyale dönük çok önemli ve zikredilebilecek bir miras devralmamıştır. Hele sosyal devletle ilgili olarak herhangi bir elle tutulum Osmanlıdan cumhuriyete yansımamıştır. Ne varsa bugün, cumhuriyetle başladı ve onunla devam etmektedir. Bu arada, SSK, ilk adıyla İşçi Sigortaları Kurumu da, biraz sonra açıklayacağım üzere, cumhuriyetin önemli atılımlarından birini temsil etmektedir. 

Çağımız, birçok bakımlardan nitelenmektedir. Bunlar arasında, çağımızın bir sosyal güvenlik çağı olduğu da söylenir.” 

TOPLUM HEKİMLİĞİNE GÖNÜL VERENLER : 

Sağlığın ticarileştiği, insanın değil cebindeki paranın önemsendiği günümüzde, çaresiz olmadığımızın en büyük göstergesi, “herkese sağlık” hizmetini ulaştırmak için yaşamını adayanlardır. Türkiye, insana değer verildiği, herkese sağlık hizmetini ulaştırmak için en uzak köylere kadar sağlık hizmetinin ulaştırıldığı günler de görmüştür. Bu bölümde yer alan portreler, “herkese sağlık” hedefine ulaşmak için mücadele veren emektarlardır. 

İşte bir örnek : Dr.Etem Utku . Prieto, onun “cüzzamlıların babası” olarak niteliyor; ama, yazılarında görüyoruz ki, Doç.Dr.Etem Utku, onları “kardeşlerim” diye anıyor. Bu yaşamını bir davaya adamanın kanıtı değil de nedir ? Ama bu satırları okudukça göreceğiz ki, Etem Utku, topluma karşı sorumluluğunu canla başla yerine getirmenin daha bir çok kanıtını vermiş.İnsanlık, tarihi boyunca, cüzzamdan korktuğu kadar başka hiçbir şeyden korkmamıştır. Cüzzam, tarih boyunca insanlığın en büyük düşmanı olarak görülmüş; cüzzamlılar yüzyıllar boyunca lanetlenmiş; toplumdan kovulmuş yine insanlık tarihinde, hiç bir millet, hiç bir insan hatta hiç bir yaratık cüzzamlıların çektiği kadar çile ve eziyet çekmemiştir.” Günümüzde hastalığın muayene yöntemleri basit, tanısı çok kolaydır. İlacı, 1941 yılında bulunmuştur; tedavisi vardır ve kesindir. “Bu kesin bilgilerin ışığında, hala eski çağlardan kalma, efsaneleşmiş korku ve fanatik bu şartlanma ile cüzzamlılara karşı çağdışı davranışları sürdürmek kuşkusuz bir insanlık suçudur. İşte dava budur, savaş budur ve bu savaşta ilk bayrağı açan Dr.Etem Utku olmuştur. 

O BİZDEN BİRİ : 

Türkiye özellikle 1933 Üniversite Reformu döneminde, Hitler zulmünden kaçan dünyaca ünlü bilim insanlarına kucak açmıştı. Türkiye’nin üniversitesini kurmak için onlara ihtiyacı vardı; onların da nazilerin soykırımından kurtulabilmek için sığınacak güvenli bir limana ihtiyaçları vardı. Türkiye’ye bütün gençliklerini, bildiklerini ve enerjilerini aktardılar. Onlar bizlerden biri oldu. Yaşamlarının sonunda Aşiyan Mezarlığı, Edirne Kapı Şehitliği, Feriköy mezarlığı onların bir bölümünü kucakladı. 

Örneğin, Curt Kosswig, Hitler zulmünden kaçarak Türkiye’ye sığındığında, ünlü bir zooloji profesörüydü. 1933 sonrası Türkiye’ye sığınan “Almanca konuşan mülteci aydınlar” gibi, kök-ülkesi Almanya ile bağlarını koparmış ve Türkiye’yi ikinci vatanı olarak kabul etmişti. Anadolu’nun dört bir köşesini, eşiyle birlikte dolaşmış ve toplumla kaynaşmıştır. Curt Kosswig’in en büyük başarı öykülerinden biri de “Manyas Kuş Cenneti”nin keşfi ve “ulusal park” olarak ilan edilmesidir. Ölene kadar Türkiye’de yaşamıştır. 

ÇIRAKLIKTAN ÖTE : 

Çocuk işçilik insanlık dışı bir uygulamadır. Ama çocukları yoksul, gelecek umudu olmayan ve eğitimsiz bırakmak da insan haklarına aykırıdır. Çocuk işçilik sorunu, işte böylesine toplumsal sorunların kesim noktasında yer almaktadır. Ülkenin geleceğine ipotek koyma olarak nitelenebilecek bu sorun, birey açısından bedel ödeyerek bir kurtuluş şansıdır. Eğer toplum onlara kurtuluş olanağı sunmuyorsa, çıraklar da bireysel kurtuluşu seçiyor. Burada çıraklıkta neler çektiklerini okuyacak ve bugün yaşamda ulaştıkları noktaları göreceksiniz. 

Örneğin Musa Erbek anlatıyor : Ankara’ya gelince, Yenimahalle-Şentepe’de kiralık bir ev tuttuk; üç oda bir salon. Ama evimiz çok kalabalıktı : 5 erkek çocuk, ana, baba ve şehre çalışmaya gelen 2-3 amca çocuğu. Sonra en büyük ağabeyim evlendi; gelin getirdi. Her gün sanki düğün yemeği hazırlanıyordu. Ben 15-20 ekmek alırdım. Domates kasa ile alınırdı.  

Babamın memur maaşı ancak kiraya yetiyordu. Onun için iş dışı zamanlarda, pazarda poşet, torba satardı. Ben de okul süresince ayakkabı boyacılığı yaptım. İlkokul üçüncü sınıftaydım; ama yatılı okumayı aklıma koymuştum. Komşumuzun imam hatipte yatılı okuyan bir çocuğu vardı. Babama, “Ben imam hatip ortaokuluna gideceğim” dedim. “Hele sen bir ilkokulu bitir” dedi. Bitirince, yine söyledim; “İmam hatip nereden çıktı, seni düz ortaokula göndereyim” dedi. Israr ettim, olmaz dedi. Ben de kızdım, “O zaman okumuyorum” dedim. O da üstüme gelmedi (Şimdi düşünüyorum, keşke zorlasaydı beni). Bir işe girmem gerekiyordu. 

SENDİKA ÖNDERLERİ : 

İş kazalarına bağlı toplu ölümler, toplumun dikkatini çekmekte ve öfkesini kabartmaktadır. SOMA maden kazasından ötürü duyduğumuz öfke küllenmeden, ERMENEK maden kazası bir gülle gibi gündemimize düştü; hem üzüntü hem de öfke içindeyiz. Ama her gün en az 4 işçinin ölümü ile sonuçlanan ve bir çok işçinin de sakat kalmasına neden olan iş kazalarıyla meslek hastalıklarını önlemenin yolu, işçinin kendi hakkına sahip çıkmasından geçiyor. İşçiler diyor ki: “Madene inmeyip ne yapalım ?! Aşağıda ölüm varsa, yukarıda da açlık var”. Bir başka işçiye sorarsanız diyor ki : “Çalıştığım yerde hayati tehlike olduğunu bilmiyor muyum?! Ama sesimi çıkarırsam, sen git, dışarıda iş bekleyen bir sürü insan var” diyorlar. 

Kendilerini çaresizlik içinde hissediyorlar. Anlaşılıyor ki, işçinin canını korumak için örgütlenmekten başka çaresi yok. İşçi sendikaları, kendilerini yenilemeli ve üyelerinin bu gereksinmelerine de yanıt vermeli. Bu bölümde, canını dişine takarak işçi örgütlenmesi için uğraş veren sendika önderlerinin yaşamlarından örnekler sunacağız. Örneklik oluşturmaları umuduyla … 

Abdullah Baştürk’ün işçi sınıfının örgütlenme ve sosyoekonomik hak kazanımı savaşımındaki bilinen liderliği ve yukarıda bir bölümüne değinilen çabaları yanında çok önemli bazı katkıları daha vardı. Bunlardan birincisi, Türkiye’de ilk kez sendika üyeleri için ve sendika bünyesinde özel bir sosyal güvenlik birimi kurulmasına öncülük etmesidir. TİS ile sağlanan işveren katkılarıyla oluşan bir fona sahip bu sandık, 1 Temmuz 1970’de kurulmuştu. O tarihten itibaren üyelere ölüm ve doğum, üye çocuklarına eğitim yardımı yapmaya başlamıştı. Öğrenci yurtları kurmayı ve 15 yıllık bir süre sonunda da üyelere ek emeklilik aylığı bağlanmasını öngörmüştü. Ne yazık ki GENEL-İŞ İşçi Emeklilik,Yardımlaşma ve Dayanışma Sandığı, 12 Eylül faşizminin kurbanlarından biri olmuştur. 

 

Tags: ,

Arşivler