Aramızdan Ayrılışının 80. Yılında Taut’u Düşünmek…

 

Gürhan Fişek’in adı ve anısına saygılarla…

24 Aralık 1938’de çocukluk göklerindeki yıldızlara göçen Bruno Taut için Sayın Oya Fişek bir “portre” istediğinde ne yazacağımı bilemedim önce. Aralık 2017’de yayımlanan Taut kitabımın sıcağı soğumamıştı daha. Bu sancıyla devinirken aklıma gelen bir anımsama, Şubat ayında yayımlanmış bir başka Taut kitabı ve orada yer alan Ali Cengizkan’ın yazısından yansıyan yapı-yaşamsal esin kurtardı beni. Dahası, çok zaman önce bu çizgide bir yazı dizisini Sevgili Gürhan Fişek’in Çalışma Ortamı’nda başlatmış olması da dalıma rüzgâr oldu.

Orhan Şaik Gökyay Öğretmenimizin “destan”ı tanımlarken söyledikleri, Taut ve çağdaşı “kurucu mimar ve plancılar” için de geçerli olmalı: “Destan, bir yanından geçmişin bir yanından geleceğin göründüğü tak gibidir.” Nasıl olmasın ki, onca yıl sonra bakınca; Taut’un kentsel kültürel konuşlanmamızın olmazsa olmaz yapılarından biri ve başlıcası olan Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Gökyay’ın tanımlamasındaki “tak” imgesine dönüşüyor sanki! O yüzden olmalı Yapı, dalında taşıyıp geldiği kentsel kültürel mirasla birlikte bir destan sayfasından bakar gibidir. Beri yandan bakınca başka, öte yandan bakınca başka bir “fotoğraf”la karşılaması da aynı nedenledir ilgilisini. Yapılar yaşamın zarfıdır sözünden akıp ağan esinle eşzamanlı, Başkent “Ankara’yı taçlandırma” çabasının başyapıtlarından DTCF yapısına bakarken mimarını, mimarını düşünürken yapısını kucaklayarak bir selamlaşma denemesi tarihe ve okura… (1)

“Taut deneyimli bir okul mimarıydı. Almanya’da eğitbilimsel bir yenileştirme düzenlemesini temel alan okullar tasarladı.” (Speidel, B. Taut, Çalışmaları ve Etkisi). Taut’un çocuklardan gençlere, Almanya’dan Türkiye’ye öğrencilerin elleriyle bilinçlerini birlikte işletmelerini sağlayacak bir eğitimden, bu amaçla sınıf içiyle sınıf dışını yakınlaştıracak bir yapısal (mimari) kültürel konumlanmadan yana olduğu görülüyor hep. Ona göre “eğitim öğretimin amacı öğrenciyi bilgili ya da meslek erbabı kılmaktan çok, onu yaratıcılık özelliği olan bir kişi olarak yetiştirmek” olmalıdır. (K. Ernst Osthaus, 1920; Türkiye’de Mimar ve Öğretmen…) Taut’a ilk işini veren koruyucu kollayıcı dostu, yeni mimari destekçisi işadamı Osthaus’un sözleriyle eş zamanlı genç cumhuriyetin dördüncü yılında yayımlanan Ma’ârif raporunu anımsamalı. 27 Ekim 1927 tarihli bu “rapor”un dördüncü paragrafının ilk tümcesi şöyle:

“Ma’ârifimizin yeni bir istikâmet almasına ehemmiyet-i mahsûsa atf etdik (özel bir önem verdik). Nazarî (kuramsal) bir ma’ârif sistemi yerine amelî ve muhîtin ihtiyâcıyla tetâbuk eden (uygulamalı ve çevrenin gereksinmesiyle uyumlu) yeni bir usûl kabul etdik. Te’sîs etmek istediğimiz yeni Türk mektebi oturan, dinleyen ve öğreten mekteb değil; ayakda, uğraşan, çalışan, yapan, arayan ve bulan mektebdir. Yeni Türk mektebi, fa’al, amelî mekteb ta’biriyle izâh olunabilir.” (Cengizkan, Birinci Ulusal Mimarlık “Savunma Hattı”nda). Arkası gelecek, bu amaçla Avrupa’ya öğretmenler, öğrenciler gönderilecek; oradan alanında yetkin eğitimci ve uzmanlar çağrılacaktır ülkemize. Köy Enstitüleri, eğitim tarihimizin bu ışıklı kurumları da aynı tarihsel ders ve deneyim dağarından el alacaktır vakti geldiğinde… O eğitbilimsel temel ilke, hayatın toprağından halkın toprağına, DTCF başta olmak üzere tüm çağdaşlaşma eylem ve atılımlarına yuva ve yurtluk edecek yapılarla birlikte hayata geçirilecektir. İşte, Taut’un sözünü ettiğimiz bu “rapor”dan çok önce çocuklar için tasarladığı Hagen Folkwang Okulu da böyle eğitbilimsel ve mimari yeni bir anlayışla yapılandırılmış eğitim kurumuydu. (Osthaus; Speidel, a.g.y). Speidel de Almanya’dan Türkiye’ye Taut’un 20. Yüzyıl mimarisi açısından taşıdığı büyük önem, onun okul mimarisine getirdiği bu yenilikle, Weimar Cumhuriyetinin konut yapım politikalarında uygulamaya koyduğu akılcı toplumcu yapı düzenlemesi bağlamında değerlendirilmelidir diyor.

Mimar Öğretmen Taut’un sorumluluğuna teslim edilen İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Mimarlık Bölümü’nde uygulanmasını, yerleştirilmesini istediği eğitim yaklaşımı da böyle bir taban ve topraktan besleniyordu. Japonya ve Berlin Charlottenburg Teknik Yüksek (Fen) Okulu’ndaki gözlem ve deneyimleri doğrultusunda uygulamaya ağırlık veren bir mimarlık eğitimini savunuyordu hep. Kendisi de, aynı okulda ders veren mimar öğretmen Theodor Goecke’den “şehircilik” dersleri alan Taut’un eğitimcilik deneyimi, Charlottenburg’ta çalıştığı yıllardan özellikle beslenecekti. (Junghanns; Aslanoğlu, Dışavurumcu ve Usçu Devirlerinde Taut). Aslanoğlu, konuyu işlediği yazısında, W. Segal’e göndermeyle, Taut’un “daha Almanya’da iken, genç kuşakla (dogmatik olmaktan uzak eşitlikçi bir yaklaşımla) bir profesör gibi değil, bir arkadaş gibi çok rahat ilişkiler kurabildiğini” yazıyor. (A.g.y.)

Bu bağlamda Taut, öğrencilerine salt meslekleriyle ilgili ödevlerini tamamlamalarının yeterli olmadığını, aynı zamanda toplumsal olana da kafa yormalarını; toplumsal yapının mimari tasarıma etkilerini araştırmaları gerektiğini söyleyecekti. (Speidel, a.g.y; Nicolai; B. Taut’un Akademi Reformu ve…) Gençleri çağdaş mimarlık eğitimiyle donatıp y-etkinleştirirken, toplumsal yapının mimarisini de tanımalarını sağlayacak biçimde yetiştirilmelerini savunacaktı. Böyle insani ve toplumsal geniş ufuklu bir eşikten baktığı mimarlık mesleğinin öğretimine ayrılan beş yıllık süreyi daha yoğun değerlendirmek gerektiğini hep vurgulayacaktı.

Aynı amaçla, okutulagiden dersler dışında Bauhaus deneyiminden esinle “malzeme bilgisi ve serbest çizim” tabanlı bir temel kurs koydu (Nicolai, a.g.y). Biliyordu ki “Mimarın uzmanlığı, çok çeşitli bilim ve sanat dal(lar)ının öğrenimiyle zenginleşmiş bir bilgiyi kapsar.” (Vitruvius, Mimarlık Üzerine). Yine aynı nedenle, “1937’de ilk kez okul dışından (mimariye) ilgi duyanlar için bir yaz kursu düzenledi.” Taut üretici, özgürlükçü ve buluşçu bir eğitbilimsel anlayışla Akademi’ye yeni bir hava getirmeye çalışırken “yürürlükteki eğitimi çok katı ve esneklikten uzak buluyor, diploma çalışmalarını yeni konulan proje seminerleriyle (sonra kurs ve konferanslarla) daha da çeşitlendirmek istiyordu.” Yan eğitim çalışmalarının ana eğitim alanının bütünleyicisi olduğu temel eğitim ilkesini görüp bilen, öğretmen ve mimar “Taut’a göre sorun öğrencilerden çok, tek tek uzmanlık dallarının birbirine bağlanma biçiminden kaynaklanmaktaydı…” (Nicolai, a.g.y).

“Modernist ortodoksinin ateşli bir eleştiricisi olan Taut’un pedagojik programı, ‘biçimcilik ve üslupçuluk’ karşıtı bir rasyonalizme dayanıyordu.” Taut, her tür mimari kalıp ve klişeden uzak bir eşikte; “Öğrencilerine ısrarla, rasyonel tasarım düşüncesinin illa ki, ya da otomatik olarak ‘mimari’ üretmediğini, belli bir formu ya da üslubu da belirlemediğini” söyleyecektir (Bozdoğan). Akademi Mimarlık Şubesinde Taut’un öğrencisi olan, zaman içinde adını sinema tarihimize yazdıracak İlhan Arakon (1916-2006) kendisiyle yapılan bir söyleşide (Demir) öğretmenlerinin kendilerine hep, “T cetvellerinizi, gönyelerinizi atın! Onlara esir olmayın. Kareli kâğıt kullanmayın. Dört köşe düşünmekten uzaklaşın.” Dediğini aktarıyor. Mimarlık öğrencisi için de, eğitimcisi için de dünya dört köşe olmadığı gibi; Özdemir Asaf’ın yuvarlağın köşelerini hesaba katmadan yapı ve yaşam tasarlamak, kurup kurgulamak da hiç olası değildi!… Gerçekten bugün de çok ilginç ve esinli, Taut’a yakışır şiirli bir uyarı gençlere.

Vitruvius’un söyledikleriyle Taut’un yapmaya çalıştığı birbiriyle örtüşüyordu yüzyıllar sonra: “Teorik eğitim almadan sırf el becerisi kazanmak için uğraşıp didinen mimarlar, bu uğraşlarına değecek nitelikte bir etki uyandırmayı başaramamıştır; öte yandan sadece teori ve kitabî bilgiye bel bağlayanların da gerçekten ziyade bir hayalin peşinde koşuşturmuş oldukları açıktır. Ama her iki açıdan da donanımlı kişiler, tam donanımlı askerler gibi hızla ve etkin şekilde hedeflerine ulaşmıştır. (…) Bu da toplumlara iyi eğitimli mimarlar yetiştirmekle ve şehirleri, ülkeleri hem işlevsellik (utilitas), hem sağlamlık (firmitas) hem de güzellik (venustas) açısından kusursuz yapıtlarla donatmakla mümkündür. Ama bu zor ve meşakkatli bir iştir. (…) Dolayısıyla iyi bir mimar, hem teorik (ratiocinatio) hem de pratik (fabrica) olarak çok çeşitli bilim ve sanat dalıyla harmanlanmış bir eğitim sürecinden geçmek zorundadır.” (Vitruvius; Sunuş).

Speidel’in yerinde tanımlamasıyla gerçekten “deneyimli bir okul mimarı” olan Taut, iyi okul yapıları inşa etmek için, önce mimarlığın okulunu inşa etmek gerektiğinin bilincinde bir mimar ve öğretmendi. “Japonya’dan Türkiye’ye davet edilmesiyle birlikte, ikili işleviyle yalnızca bir göçmen için çok parlak bir fırsat olmakla kalmayan; fakat kendisi için tam bir tatmin anlamına da gelen bir işe kavuşmuştu.” (Speidel, B. Taut. Çalışmaları ve Etkisi). Bu yolda İstanbul’a gelişinden (10 Kasım 1936) bir ay sonra Başkent Ankara’ya vardığında “DTCF projesi” kendisini bekleyen işler arasındaydı. DTCF projesi, Berlin’den Hans Poelzig’in asistanı olan ve (öncülü Egli’nin ayrılışından) Taut’un geleceği güne değin Milli Eğitim Bakanlığı Tatbikat (Mimarlık) Bürosu’nu yöneten Erich Zimmermann’ın başladığı projeler içindeydi. Taut, DTCF projesi tasarımdan uygulamaya geçildiğinde, Milli Eğitim Bakanlığı Yüksek Öğretim Genel Müdürü Cevad Dursunoğlu’nun her açıdan büyük desteğini görecekti. Berlin Talebe Müfettişliği de yapan Dursunoğlu’nun yakın ilgisi ve yardımıyla karşılaşacağı sorunları büyük ölçüde göğüsleyecek olan Taut, Japonya’da bulamadığı çalışma ortamını Ankara’da bulacaktı. Dostlarına ve eski çalışma arkadaşlarına Ankara’dan yazdığı mektuplarda bu konuya hep değinecekti. (Speidel, a.g.y).

6 Kasım 1937’de Japon dostu ve meslektaşı İsaburo Ueno’ya şunları yazacaktır:

“Şimdi Ankara Üniversitesi için büyük yapıya başlanıyor. Bu yapı bir dil ve tarih vb. kurumu olarak yeni Türk kültürünün odak noktası olacağından, yapı için çok iyi taş malzeme tahsis edildi ve beni özellikle sevindiren tarafı, sanatsal bakımdan bana tam bir özgürlük tanındı.” (Speidel, a.g.y). Gerçekten de öyle olacaktır. 1936 Aralık ayında Ankara ile ilk tanışmasıyla eşzamanlı, Akademi’nin Mimarlık Bölümü’nün de başına getirilen Taut’a hukuksal, ekonomik ve mesleki tam bir yetki ve buna koşut olarak çalışma özgürlüğü sağlanıyordu. O da, Ankara’nın imarı başta olmak üzere, cumhuriyetin temel erekleri doğrultusunda yeni bir yol ve çizgide üzerine düşeni özveriyle yerine getirecekti. Ülkemizde bulunduğu iki yıl içerisinde, Milli Eğitim Bakanlığı Tatbikat Bürosu Başkanlığı sorumluğunu da yüklenecek, Japonya’da iken başladığı “Mimari Bilgisi” kitabını mimarlık alanyazınımıza kazandıracaktı. Bauhaus dersi ve deneyiminden esinli yeni yöntemler geliştirerek verdiği derslerle gençlerin ufkunu açmakla kalmayacak, eşzamanlı Akademi’de reforma giden yolun taşlarını da döşeyecekti.  (Tanju, Türkiye’de Farklı Bir Mimar; Nicolai, B. Taut’un Akademi Reformu ve… ; Speidel, B. Taut, Çalışmaları ve Etkisi).

Ulusu çağdaş uygarlık düzeyine çıkarmak kararlılığındaki cumhuriyet için bu politik kültürel yeni yapının gerçekleştirilmesinin gerek toplumsal açıdan, gerekse mimarlık eşiğinden taşıdığı önemi yakından görüp biliyordu Taut. Aynı nedenle bu çağ ve çerçeve (öz ve biçim) tartım ve tartışmasının yönetsel, kültürel ve mesleki duruşuna taşıyacağı duyuşsal düşünsel törel yüklerle, sağlık sorunlarıyla da boğuşarak… Oğlu Heinrich’e yazdığı mektupta bu durumu büyük sanatçılara özgü yalın bir dille anlatır. Sıkıntı ve umut terazisinde umut ağır basmaktadır! DTCF inşaatına göndermeyle sanatla felsefenin buluştuğu bir eşikte konuşur Mimar: “Bu işin ayrıntılarını çalışma arkadaşlarımla birlikte adeta çeşitli çalgılarla icra edilecek bir senfoninin notalarını yazarcasına işliyorum. Kendimi ölüme çok yakın hissediyorum: Sözcük anlamında değil, anlarsın: Sanki daha yaşarken bir büyüklüğe yerleştirilmiş gibiyim.” (Speidel, a.g.y).

Ama ne yazık ki, “Japonya’daki sürgün yaşamının daha çok düşünmeye teşvik eden atmosferinin aksine Türkiye’de geçirdiği iki yıl Taut için gerçek bir çalışma fırtınası” olacak; sürgün günlerinden beri pekçok sağlık sorunuyla yorgun düşen Taut, “bu fırtınanın bedelini yaşamıyla ödeyecek,” elli sekiz yaşında yaşama veda edecekti. (Nicolai, a.g.y; Demir). Oğluna yazdığı mektupta kullandığı mecazın hırkası ölüm onu aramızdan alacak, “en yakın ve en iyi çalışma arkadaşı” Franz Hillinger’in söylediği gibi; Zimmermann’ın planında yaptığı değişiklikler de içinde olmak üzere, DTCF yapısı büyük ölçüde Taut’un tasarımı doğrultusunda tamamlanacaktır. (Speidel, a.g.y). Berlin günlerinden İstanbul’a, Taut’un en yakın çalışma arkadaşı ve yardımcısı olarak, onun ölümüyle yarım kalan Ankara Atatürk Lisesi, Cebeci Ortaokulu, İzmir Cumhuriyet Kız Enstitüsü ve Trabzon Lisesi gibi yapıların özgün tasarımları doğrultusunda bitirilmesini de Hillinger sağlayacaktır. (Demir; Bilici, DTCF ve Eğitim Öğretimde…)

Taut’un önce kendine, sonra gelecek kuşaklara yönelttiği o trajik soru gelip buluyor nice sonra bizi. Başka bir deyişle Gökyay’ın “tak”ının beri yanındaki muhataplarını: “Bütün bu yaptığımız binalardan acaba bir tanesi olsun gelecek zamanlarda ‘güzel’ görünecek mi?…” Hani günün güncelin, yaşanagidenin (reel-politik dediklerinin) etkisi ağırlığı, beklentisi beslediği, ektiği biçtiği, yıktığı diktiği geçip gittikten sonra, bir başka zaman ve uzamda, yapı kendisine yüklenen tüm ağırlıktan soyunup  kendi olabilecek mi, kendi kalabilecek mi?… Yıllar sonra Speidel’in, DTCF yapısının taştan cephesiyle “soylu bir maske” gibi göründüğünü söylemesiyle, İlber Ortaylı’nın DTCF’yi “bozkırın ortasında bir uygarlık tapınağı” diye nitelemesi her iki anlamda da, özden biçime, zamandan mekâna, yerden yapıya Taut’un sorusuna, mimarlık tarihçilerinin sorgulamasına günümüz eşiğinden verilmiş içten ve yerinde bir yanıt sayılmalıdır…

Nasıl sayılmasın ki, sanatın tüm alanlarında olduğu gibi mimarlık alanında da Sabahattin Eyuboğlu’nun sözleriyle söylersek;  “inceleme ve araştırma işi tarihsel” dışında, durmadan değişen ve gelişen bir “geçmiş” de yok mudur? Bu “tarih”, böylesi bir tarihsel[lik] yapılarla birlikte, yapıların içinde ve dışında da sürüp gitmez (gelmez) mi? Onlarda bizden, bizde onlardan bir “geçmiş”, yaşanagiden bir tarih de yok mudur? Biz böyle bir geçmişi dilimizden düşüncemize, beğenilerimizden eğitimimize değin “etkin bir sermaye” olarak taşımaz mıyız? İşte o “geçmiş”, deyim yerindeyse, yapılar üzerinden hep güncellenen “tarih” de kentin iklimine, soluduğumuz havaya karışır, bizimle birlikte eğrilip incelir, yeni anlamlar kazanır. Yine Eyuboğlu’nun demesiyle, “Geçmişi yeni anlamlarla doldurmak, eski kalıplara yeni duygu ve düşünceler dökmek”le birdir bu. Onlar, o yapılar ne denli “eski” olsalar da, biz onlara ister istemez hep “yeni” bir gözle ve “yeniden” bakmak durumundayız. “Eski şiirde yeni anlam sezmek” gibi. Doğan Kuban’ın “aynı yapı sözlüğüyle yeni temalar dile getirmek” tanımlamasıyla birleştiğinde hele… Öyle eskimez ve esinli buluşması şiirle mimarinin… Bakışın eytişiminde saklı bu yasayı değiştirme olanağımız yoktur! Yeni kuşaklar bu yapıların hangi tartışmaların üstünde gövdelendiğine çoğunlukla uzak olsalar da, o yapılar hâlâ var, bakışın dağarı içindeler. Üstelik birçoğu işlevini sürdürüyor. DTCF eski dekanı tarihçi arkeolog Ekrem Akurgal’ın deyimlemesiyle “başka” bir eski; “yeni” bir eskiyle olmaktır bu… Bu yapılar artık, “kendi çağları için olduğu kadar günümüz için de”, günümüz içinde de yaşıyorlar. Taşıdıkları değer ve iletiyle yeni yetkin ve güzel yapılara ulaşmak arayışında başvuru kürsüsü, esin kaynağı oluyorlar. Belki de bu duyguyu, DTCF ve onun gibi yapıların artık bizim kentsel kültürel mirasımızın klasikleri arasına katılmış olmalarından süzüyoruz…

Aynı çağın, alanında kurumlaşmış adlarından Fransız mimar ve şehirci, çok yönlü sanatçı Le Corbusier (Edouard Jeanneret – Gris, 1887-1965) Mimarlık Öğrencileriyle Söyleşi’sinin bir yerinde şunları söylüyordu: “Ülke yüzeyinde önemsiz görmekte haklı olacağınız tek bir yapı yoktur. Her yapının kendine göre bir önemi, işlevi vardır; her yapı, ülkeyi güzelleştirme ya da çirkinleştirme sorumluluğunu taşır. Her nesne, bir bütündür ama başka bir bütünün de parçasıdır. Doğayla yapıları bağlayan uyumdur vatanımızı oluşturan. Bir adımdan sonrakine, bir sokaktan ötekine, bir kasabadan öbür kasabaya, neden bir kopukluk olsun, nesnelerin yapımına adadığımız onca coşkunun doğurduğu büyüde!…” Doğan Kuban’ın, mimariyi insanın çevresini ussal bir düzene sokma çabasının anlatımı olarak, uygarlıkların en güçlü simgesi sayması boşuna değil. Taut da 1918’de yazdığı “Kentlerin Dağılımı” adlı yazısında, yeryüzü insanındır; insan “artık yeryüzünde sadece bir seyirci olarak kalmayacak, yeryüzünde oturacaktır.” diyordu. (Türkiye’de Mimar ve Öğretmen). Belki eş zamanlı, Rilke’nin Rodin’i anlatırken söylediklerine çevirerek tüm dikkatini, insan yeniden ve yeni bir biçimde oturmayı öğrenecek diye düşünüyor olmalıydı, “kentlerin dağılımı”ndan kent dağlarına (!) açılacak yolun başında…

1918’den yüz yıl sonra, biz de üstünde yaşadığımız şu kentte, doğayla uyumumuzun ya da uyumsuzluğumuzun; çevremizi ussal bir düzene koymadaki başarımızın ya da başarısızlığımızın uzamları olan yapılara biz nasıl bakıyoruz? Dünden güne, günden yarına yaşamsal karne ve kimlik kartımız olan mimari “nesneler”e, güzel ya da çirkin oylumlara ilgisiz kalmak hakkına sahip miyiz? Bu soruya verilecek yanıt, bize, “oturmayı” öğrenmişlerle öğrenememişler arasında, başka bir söyleyişle yerleşmesini bilenlerle bilmeyenler arasında bir “yer” de gösterecektir.

Tarih, Taut’un sürgün ve yurtsuz olarak geldiği ülkemizde, Weimar Cumhuriyeti’nin ilk yılında (1919) üç mimarın ortaklaşa düzenledikleri serginin bildirisinde sözü edilen o “mimar”ı hazırlamaktan öte; onu kendi kimlik ve özünde bulmasının yolunu da açacaktır! Bu buluşmayı düş dünyasından yaşamın toprağına taşıma olanağını ise, ona ve onunla birlikte yurdumuzu “ikinci vatan” tutan mimar ve akademisyen yazgı ortaklarına genç Türkiye Cumhuriyeti sağlayacaktır. Miyuku Aoki’nin Taut’un ülkemize gelmek üzere Japonya’dan ayrılışını “kişisel ve geçici Taut’tan, kalıcı Mimar Bruno Taut’a yolculuk” diye tanımlayan şiirli saptamasını bu çerçevede değerlendirmek yanlış olmasa gerektir. İşte Taut, adında ve ayracında taşıyageldiği tarihle, yaşamını adadığı o bireşime (senteze) “gerçeğe gölge düşürmeden, duyguları köreltmeden” böyle trajik bir yolculuğun ardından ulaşacaktır. DTCF yapısı, Bruno Taut’un ulaştığı bu birleşimin “tez”i olarak da, “antitez”i olarak da mimari kültürel bir “yol anıtı” gibi bakmaktadır bugün bize… (Dünya Kadınlar Günü’nde, 8 Mart 2018, Ankara).

Dipnotlar

Gökyay’ın “destan”ı tanımlarken kurduğu “tak”ın berisinde durup bakarken Taut’un Şehir Tacı imgesine çevirmek kaçınılmaz gözlerimizi… Taut’un 1919’da yayımladığı Die Stadtkrone adlı kitabında işlediği “Şehir Tacı” düşüncesini Kale’yi odağına alarak uygulamaya geçirmek isteyen plancı ve mimarlar (Lörcher Planı 1924 – 1925, Jansen Planı 1932) bu tasarımlarını uygulama olanağı bulamayacaklardı! Yıllar sonra (1937) Taut da yeni Meclis yapısı için açılan uluslararası yarışmaya “yarışma dışı” bir tasarım (fikir projesi) hazırlayacak, 1929’da Holzmeister’ın Meclis’i Kale içine kurmak tasarımına karşı, Kale’ye bakan bir Meclis yapısı tasarlayacaktı. Öncüllerinin Taut’un “Şehir Tacı” öngörü ve önermesinden esinle tasarladıkları projeleri gerçekleştirme olanağı bulamadıkları gibi, Taut da yeni Meclisle Ankara’nın tarihsel simgesi Kale’nin yeri ve karşılıklı konumlanışları üzerinden kurguladığı tasarımın uygulandığını göremeyecekti. (Cengizkan).

Taut’un Şehir Tacı’nın yayımlandığı 1919’dan 2019’a eski kenti koruyarak yeni kenti kurmak eyleminin taçlandırıcısı bu düş-düşünsel (kentsel kültürel) mimari yaklaşım, Jansen’in Ankara’yı bırakıp gitmesini haklı çıkaracak eşikte takılıp kalacaktır. Zaman, odağında Kale olan bir kent tasarımı ve o kentin aynı varlık ve imge Kale’yle taçlandırılması düşüncesini Gökyay’ın takı arkasında bırakmıştır! Bırakınız Kale’nin kent tacı kalmasını, beton kalelerin dağı taşı tuttuğu bir güncellikte tacı elinden alınmış bir mimari mirastır artık o da…

Ali Cengizkan’ın anımsatmasıyla Taut da içinde olmak üzere, Başkentin kurucu mimar ve plancılarının geleceğin ufkuna düştükleri o doğru bakışın yeniden kuşanılmasını beklemek bile kentin ve kentsel duruşumuzun taçlandırılmasına kapı aralayacak bir umudu giyindirebilecektir. Sevgili Cengizkan’ın Taut’un anılan yapıtını (Die Stadtkrone) irdelediği derinlikli ve özgecil yazısı: Bir Şehir Tacı Olmanın Sorumluluğu: Ankara’yı Taçlandırmanın Değişken Görüntüleri,  Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi ve Bruno Taut / Yeni Türk Mimarisini Yaratmak. Ankara Üniversitesi’nin 70. DTCF Sanat Tarihi Bölümü’nün kuruluşunun 60. Yılında aynı adlı Sempozyumdan seçmeler, A. Ü. Basımevi, 2 Şubat 2018.

*Eğitimci, Grafiker, Şair  ve Yazar

(**) Metinde gönderme yapılan kaynaklar: Ümit Sarıaslan, Aramızdan Ayrılışının 80. Yılında Bruno Taut / Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi Mimarı, A. Ü. Basımevi, 15 Aralık 2017)

(Tablo ve görsellere PDF üzerinden ulaşabilirsiniz.)

Tags: ,

Arşivler